Anasayfa Anasayfa

Çam kozalakları


Zelin Artuğ

Mis gibi çiçek kokularının arasında derme çatma bir ev. Kollarımı pencerenin boyaları dökülmüş tahta pervazına dayamış, küçük pencereden dışarıyı seyrediyorum. Yapraklarının gölgesi evin duvarına vuran iki büyük fıstık çamı… Başımı kaldırıp bakıyorum. Dallar arasından gökyüzünün mavisi görünüyor. Dallarda süs fenerleri gibi asılı çam kozalakları. Hepsinin de içi fıstık dolu.

Gövdeye doğru sıklaşan alçak dallardan birinde bir serçe yuvası. Yuvada yavrular var. Anne serçe ağzında bir yiyecekle döndüğünde daha tüyleri çıkmamış yavrular cıyak cıyak bağrışıyorlar.

Ağabeylerim balık tutmaktan dönüyorlar. Yine balık yok yanlarında. Ağaç dallarından kesip çakıyla düzgünleştirdikleri sopaların ucuna birer misina bağlamışlar, misinanın ucuna da annemin dikiş dikerken kullandığı toplu iğnelerinden aşırıp penseyle kıvırarak yaptıkları oltaları takmışlar, az ilerdeki suyu iyice sığlaşmış dereye balık tutmaya gidiyorlar. Ben çok küçük olduğum için, bana yasak, balık tutmaya gitmek. Hele küçük ağabeyimin çalımından yanına varılmıyor. Okula başladı ya, her şeyi o biliyor. Büyük, daha sevecen ve anlayışlı. Canım ağabeylerim benim. Şimdi ikisini de çok seviyorum. Hepimiz tohum gibi saçılmış olsak da dünyanın dört bir yanına, kardeşlerim onlar benim.

Yine de bir gün, onlar uyurken oltalarını aşırıp, pencerenin altına annemin özene bezene diktiği hercai menekşeleri balık niyetine avladığımı, menekşeleri oltaya takıp birer birer köklerinden söküp yukarı çektiğimi de itiraf etmeliyim. Bu yüzden cezalandırıldığımı anımsamıyorum, ama iyi bir azar işitmiş olabilirim.

Pencereden el sallıyorum onlara. Büyük, kıyamıyor bana, eliyle işaret ediyor, gel hadi, diyor. Fırlıyorum yerimden.  Merdivenleri ikişer ikişer atlayarak iniyorum. Koşup yanlarına gidiyorum. Büyüğün elinde ufacık bir dere balığı… Gururla gösteriyor balığını bana. Küçük ağabey, büyük ağabeyin hevesini kursağında bırakıyor: “Onu taşların üzerinde buldu. Ölmüştü zaten.” Büyük ağabey savunuyor kendini: “Mutfağa götüren kim oğlum, yem yapacağım onu!” Balığı, yem torbasındaki öteki kurtçukların yanına atıyor.

Çam ağaçlarının yakınında bir tulumba… En büyük meraklarımdan biri de bu tulumbadan su çekmek. İki elimle birden bastırıyorum tulumbanın koluna. Bir harekete geçirebilsem arkası gelecek, ama sanki içerden bir cadı sımsıkı tutuyor tulumbayı, bir milim bile kıpırdatamıyorum.

Küçük ağabey geliyor ilkin yanıma. “Çekil bakayım kenara!” diyor. İki eliyle yapışıyor tulumbanın koluna. Gözlerini açıp avurtlarını şişiriyor, bütün gücüyle tulumbaya yükleniyor. Boşa çaba!  Büyük, usulca yanaşıyor, eliyle “çekil!” diye işaret ediyor küçüğe. Tek eliyle bastırıyor yavaşça kola. Önce tulumba iyice bir homurdanıyor, sonra bütün haşmetiyle berrak bir su akıyor yalağın içine. Eğilip elimi yüzümü yıkıyorum. Sonra suyla oynama işini ağabeylerime bırakıp, çamların altında kozalak aramaya koyuluyorum.

Bulduğumuz kozalakları az ilerdeki beton süs havuzunun yanına götürürüz. Çiçekçilik Şubesinin konumuna uygun olarak lale şeklinde yapılmış bir süs havuzu bu. İçinde hiç su olmaz, daima kurumuş dallar, yapraklar, rüzgârın sürükleyip getirdiği bir iki gazete parçası, çerçöp olur. Havuzun kıyısındaki betona oturur, elimize birer taş alıp kozalaktan çıkardığımız fıstıkları kırarız. Yediğimizi yer, yemediğimizi de takvim kâğıdından kıvırarak yaptığımız külahlara koyup annemize götürürüz. Annem, dolmalara katar o fıstıkları.  Kabukların üzeri daima bir çeşit siyah pudrayla kaplıdır. Ellerimiz, yüzümüz, özellikle de ağzımız kömür karasına bulanır.

İşte böyle kozalak ararken birden “pat!” diye serçe yuvası düşüyor ayaklarımın dibine. Olduğum yerde hoplayıp zıplayıp annemi ve ağabeylerimi çağırıyorum. Annem pencereden bakıp, niye bağırdığımı soruyor. İki dakika sonra aşağıda! Kuş yuvasını özenle alıyor, tulumbanın yanına götürüyor. Büyük ağabey su çekiyor tulumbadan. Annem, elini ıslatıp, parmağının ucuna gelen damlayı akıtmaya çalışıyor yavruların ağzına.  Altta kalan dördü ölmüş zaten, diğer ikisini yaşatmaya çalışıyor. Nefes almaları, mücadele etmeleri gerektiğini söylüyor. Anne yok ortalarda. Olsa da yuva yok zaten. Artık gelse de aşağıya düşmüş yavruları yukarıya taşıyamayacağını söylüyor annem. İki küçük et yumağını eve götürüyor. Ben elim annemin eteğinde, onun bütün davranışlarını merakla izliyorum.

Yaz… Çiçek kokuları her yeri sarmış. Çiçekler, türlerine göre odacıklara ayrılmış, odacıkların arasına da duvar gibi lüküstürümler dikmişler, kısa süre önce de budamışlar bu yapraktan duvarları. Çiçeklerin bakımını yapanların yürüyeceği yollar da var odacıkların arasında. Benim için tam da kelebeklerin ardından koşacağım, labirent gibi yollar bunlar. Zamanımı ya kuşların yanında evde, ya da bu çiçek odacıkları arasında kelebek peşinde geçiriyorum.

Kiraz sepetinden bir yuva. Yuvanın kapısı, kilidi yok. Sepetin dibine havlu serilmiş. Her gün değiştiriliyor bu havlu. Annemin hazırladığı yiyeceklerle besleniyorlar. Birinin kanadı sakat. Kendisi çıkamıyor sepetten. Bizim dokunmamıza da izin verilmiyor. Ancak, büyükler alabiliyor onu ellerine. Öteki, çok sağlıklı bir kuş. Uçmayı da öğrendi bir şekilde. İçgüdüsel olsa gerek.

Bir gün açık pencereden uçup gitti. Bütün gün yas tuttum. Ağladım durdum arkasından. Sonra üzüntümü dağıtmak için aşağıya indim, bahçeye.

Az ilerdeki ulu çınarın altına oturdum, elimdeki çubukla toprağa çizgiler çizip duruyorum.

Evden konuşmalar geliyor kulağıma. Babam işten dönmüş. Mevsim yaz ya, güneş batmamış daha. Babam Meyvecilik Şubesine gidecek, şeftali alacak eve. Ağabeylerimi de götürecek yanında. Beni götüremezmiş. Uzakmış orası. Yorulurmuşum yolda.  O da beni kucağında taşıyamazmış. Evde annemle kalmalıymışım.

Ne yapılır böyle durumlarda? O da soru mu? Tabii ki ağlanır! Ama arsız çocuk ağlamaları hiç işe yaramaz böyle durumlarda. Aksine, götüreceklerse de götürmezler. Öyle bir ağlayacaksın ki, mazlum çocuk ağlaması olacak, içine işleyecek annenin ya da babanın. Hele babam… O, hiç dayanamaz benim ağlamama.

Babamı pencerede gördüm. Ağabeylerimle konuşuyor, çabucak hazırlanmalarını söylüyordu. Beni umursadığı yoktu. Hem zaten çok üzgündüm. Ağabeylerim balığa götürmüyorlardı. Arkadaşım da uçup gitmişti açık pencereden.  Şimdi de babam gezmeye götürmüyordu. Mazlum çocuk ağlamasıyla ağladım biraz, babamın yüreğini yumuşattım.

Canım babam benim! Elini uzattı camdan. “Gel kızım, gel hadi!” dedi.

Tam o anda “pırrrrr” diye bir kanat sesi!  Ağaçların arasından ok gibi fırladı ve babamın avucuna kondu ailemizin serçe üyesi.

Kim götürebilir ki artık beni meyve bahçesine! Arkadaşım dönmüş evine. Kim onu yalnız bırakır ki artık!

Uzun yıllar sonra mavi bir kuşum daha olmuş, babam onu da çok sevmişti. Şimdi ikisi de çok uzaklarda. Babam ve mavi kuşum birlikte, aynı yerdeler. Bu kez ben ayrı düştüm onlardan. Eğer günün birinde babam yine “Gel kızım, gel hadi!” derse, bu kez ben uçup konacağım avucuna.

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

69 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.