Anasayfa Anasayfa

Seyfi Usta


Zelin Artuğ

Gazeteyi katladı, masaya fırlattı. Yine başlamıştı öksürük nöbetleri. Bir başladı mı nöbet, ciğeri sökülürcesine öksürüyor, suratı kulaklarına kadar kızarıyordu. Yaşlanıp saçı sakalı seyrelince kulakları iyice sarkmış, hatta biraz da kanı çekilip kararmışlardı sanki. Aynaya baktığında kulaklarından önce burnu çarpıyordu feri kaçmış gözlerine. Burnu o kadar da büyük değildi gençken. Hatta hep biçimli bir burnu olduğunu düşünürdü. Büyük de denemezdi aslında. Sanki burun kanatları şişmiş, burun delikleri büyümüştü.
Öksürmesi bir an kesilir gibi oldu. Gözünden yaş gelmiş, gözlüğü buğulanmıştı. Titrek eliyle gözlüğünü çıkardı, gözlük cebine koydu. Pantolonunun cebinden mendil paketini çıkardı, içinden bir mendil çekti, ilkin gözünden gelen yaşları, sonra burnunu iyice sildi. Bir iki kez burnunu derin derin çekti. Ne zaman burnunu böyle gürültülü çekse, rahmetli karısı Hüsniye, “Yine kamyonu çalıştırdın Seyfi Usta!” diye takılırdı.
Sağ dizini kocaman eliyle kavradı, koltuğun yanına dayadığı bastonunu arandı, bulamadı. Ayağa kalktı. Bir an eli koltuğun yüksek arkalığına yapışmış şekilde ayakta durdu. Yine ayağı uyuşmuştu. Bir ayağını terlikten kurtardı, öteki ayağına bastırıp bekledi. Uyuşan ayağı ayak değil, hissiz bir kütüktü sanki. Üzerine basılınca elektrik çarpmış gibi titredi, yavaş yavaş uyuşması geçti. Baston yere düşmüştü. Yeniden çöktü koltuğuna. Ayağını ileri uzatıp, bastonu ayağına taktı, yukarı kaldırdı. Bu defa düşürmeden kaldırmayı başarmıştı. Uzandı, aldı bastonunu. İki eliyle bastona dayandı, çenesini ellerine yaslayıp, biraz dinlendi.
Bastonuna dayanarak ayağa kalktı. Tek ayağını sürüyerek masaya yaklaştı. Bir iki yalpaladı, bir sandalye çekip oturdu. Gazeteyi aldı, baktı. Harfler sanki üst üste binmiş, ters dönmüş, yan yatmış gibi göründü gözüne. Gazeteyi katladı, masaya koydu. Gözlüğünün buğulanıp kirlendiğini düşündü, gözlük kabından temizleme mendilini çıkardı, elini gözlüğüne götürdü. Gözünde gözlük yoktu. Bir iki arandı, cebine koyduğunu hatırladı. Gözlerini devirip gözlük cebine baktı. Oradaydı. Cebinden çıkarıp hohladı, özene bezene sildi, taktı. Gazeteyi aldı, ilk sayfaya şöyle bir göz attı, yeniden katladı, masanın üzerine savurdu.
Sabah üst katta oturan gelini Aynur uğramış, tepsiyle yemek getirmişti. Boş kapları almaya geldiğinde de bir tabak meyve…Seyfi Usta meyvesini kimseye soydurmazdı. Cebinden baba yadigârı çakısını çıkarır, büyük bir sabırla, hiç acele etmeden portakalını, elmasını kendisi soyardı.
Uzandı, bir portakal aldı. Çakısını çıkarıp açtı, bir sanatçı sabrı ve edasıyla portakalı tepeden başlayıp, halka halka soymaya başladı. Her defasında helezonu kopmadan sona kadar getirmeyi dener, tam da sona yaklaşmışken turuncu halka ağırlığa dayanamayıp kopar, Seyfi Usta’nın hevesi kursağında kalırdı.
Çakı portakalın kabuğunda usul usul kayarken helezon yaşlı adamın hayatı gibi uzadıkça uzuyor, gitgide kopma noktasına yaklaşıyordu.
Akşama doğru hava kapandı. Camlara bir iki yağmur damlası düştü. Hava böyle kapanınca Seyfi ustanın canı çay çekti. Hüsniye sağken her akşam çay demler, pencerenin önüne oturur, birlikte çaylarını yudumlarlardı. Hüsniye, mahalle dedikodularını bir bir sıralardı. Seyfi Usta bu zırvaların hiç birini dinlemez, yine de dinler gibi yapardı. Hüsniye, şundan bundan duyduğu dedikoduları içinde tutamayıp da başkalarına anlatarak rahatlayacağına, kendisine anlatıp rahatlasın isterdi. Kendisi bir başkasına anlatmayacağına göre, dedikodu her neyse, çıkmaz sokakta kalacak, uzamayacaktı. En azından Seyfi Usta buna inanıyordu.
Bastonuna dayanıp kalktı, ayağındaki terlikleri sürüyerek mutfağa gitti. Titreyen elleriyle demliği kenara koydu, çaydanlığın içine baktı. Su bitmişti içinde. Hüsniye, çayı asla musluk suyuyla yapmazdı. Çayın suyu kaliteli olursa, çay iyi dem alır, derdi.
Çaydanlığa köşede duran damacanadan su dolduracaktı. Çaydanlığı musluğun altına tuttu, öbür eliyle pompaya bastı. Tık yok! Pompa çalışmıyordu. Oysa eve su getiren suculardan pompayı alalı çok olmamıştı. “İhtiyar Seyfi! Kandırmışlar seni. Bozuk pompa vermişler sana!” diye geçirdi içinden. Pompayı çıkarıp damacanayı kaldırırsa su koyabilirdi çaydanlığa, ama belini sakatlamaya hiç niyeti yoktu. Sabah gelin kahvaltısını getirince söyler, o da bir çaresini bulurdu elbet. Akşam akşam kimseyi rahatsız edemem, diye düşündü, terliklerini sürüyerek, koltuğuna döndü. Kapının anahtarla açıldığını duydu. Döndü, baktı. Oğluydu gelen.
“Hadi baba, yukarı gidiyoruz. Gelinin çay demlemiş, havuçlu kek de yapmış. Seni almaya geldim.”
“Pompa…”dedi, Seyfi Usta, lafı ağzına tıktı oğlu:
“Boşver baba, sonra anlatırsın. Aynur, çabuk gelin, dedi. Çayı soğutmayalım.”
Seyfi usta sinirlendi. Bastonunu kaldırdı oğluna:
“Get lan! Hiçbir yere gelmiyorum! Uykum var benim! “
Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)
81 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (6 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.