Anasayfa Anasayfa

Sayfa 2 / 3«123»

01 Nisan 2021 için Arşiv

Güneş içen tarlalar (5. Bölüm)


Zelin Artuğ

Gülizar, elleriyle yüzünü kapadı, parmakları arasından baktı, sonra ellerini yana açıp koştu. Bastığı toprak, ayaklarının altında alçalıp yükseliyor, Gülizar koştukça yaylanıp onu bulutların üstüne fırlatıyordu. Bir ara ayağı ufak bir çukura rastlayıp burkulacak gibi oldu, çarçabuk toparlandı. Şimdi olmazdı burkulmak, hiç sırası değildi. Gülizar’ın gözlerinden yanaklarına dökülen, gözyaşı mıydı, hasret miydi, yoksa bunca zamandır biriktirip yüreğinin zulasında sakladığı inci taneleri miydi?

Güneş içen tarlalar (4. Bölüm)


Zelin Artuğ

Gülizar, Hüseyin’in ensesinden dolanıp omzundan aşağı kayan bu soğuk davetsiz misafiri görünce bir çığlık attı. Hüseyin şaşkınlığı geçip de elindeki dirgeni mızrak gibi düşmana doğrultuncaya kadar, düşman çoktan başakların arasına dalmış, yıldızının hiç barışmadığı insanoğluna izini çoktan kaybettirmişti.
Hüseyin yüreğinin güm güm atmasını bastırıp, arabanın tepesinde yaşmağıyla yüzünü kapamış sarsılarak ağlayan Gülizar’ı yatıştırmaya koyuldu. “Gorkma gız, asıl o gorksun bizden! Nasıl telaşlanıp gaçtı, görmediniz mi?”
Gülizar’ın Hüseyin’i duymaya hiç niyeti yoktu, ağlayıp duruyordu. Hüseyin seslendi:

Güneş içen tarlalar (3. Bölüm)


Zelin Artuğ

Hüseyin derin bir soluk aldı, seslendi: “Kim var orda?” Kapının yumruklanması kesildi. Dışarıdan tok bir ses geldi: “Hüseyin, benim, Mahmut! Aç kapıyı! Hasibe neneyi almaya geldim!” Hüseyin Mahmut’un sesini duyunca hemen davrandı, açtı kapıyı. “Ana! Gel hele! ” diye seslendi.
Hasibe Nene bir eli belinde, öteki dizinde odadan çıkarken kapıda Mahmut’u gördü, niye geldiğini anladı, gelinine ” Hemen atkımı bul, getir!” dedi. Gülizar yüklüğün kapısını açtı, kaynanasına atkısını yetiştirdi.
Mahmut’la Hasibe nene karanlığın içine dalıp kayboldular. Hüseyin kapıyı arkalarından kapayıp odaya döndü. Hasan soran gözlerle baktı ağabeyine.

Güneş içen tarlalar (2. Bölüm)


Zelin Artuğ

Hüseyin, güldü: “Korkma gız, saçına böcük yapışmış, onu alacam.” Nasırlı, kocaman elini Gülizar’ın yaşmaktan dışarı sarkan perçemine uzattı, böceği yakaladı. Böcek Hüseyin’in parmakları arasından kurtulmaya çalışıyor, can havliyle tepinip duruyordu. Hüseyin böceği bir fiskeyle uzağa fırlattı. Bıyığını sıvazlayıp çıkına uzandı. “Ne getdün gız Güllü?” diye sordu. Gülizar alı al, moru mor, soruyu yanıtlamadan çıkını açtı, Hüseyin’in önüne koydu. Hüseyin, Bismillah, deyip ekmeğe uzandı. Somundan iri bir parça böldü, parçayı ortadan ikiye ayırıp, içine peynir, domates, sivribiber koydu, kapadı. Tam ağzına götürecekken vazgeçip sordu: “Sen de yiycen mi gız?” Gülizar, evet anlamında sessizce başını salladı.

Güneş içen tarlalar (1. Bölüm)


Zelin Artuğ

Gülizar, evin ahşap kapısının önünde durdu. İki eli belinde geriye kaykıldı, boynunu sağa sola oynattı. Ağrımayan yeri yoktu.. En çok da boynu tutulmuştu. Eğildi, eşiğin altındaki oyuktan anahtarı aldı. Doğruldu, sağına soluna baktı, anahtarı tam kilide sokacakken anahtar elinden kaydı, kapı önündeki iki koca taşın arasına düştü. Gülizar eğildi, anahtarı yerden aldı, çoraplarına yapışmış samanları, pıtırakları gördü. Birazını temizleyip doğruldu, kapıyı açtı. Aslında köyde kimsenin kapı kilitleme adeti yoktu, ama harman zamanı kimse evde olmuyordu. O sabah kaynanası her zamanki gibi, sığırı köyün sürüsüne katmaya gitmişti. Dönüşte Ellezlerin Duriye’nin gebe gelini Asiye’ye bakmaya çağırmışlardı. Gelinin üç cocuğu da karnında ölmüş, dördüncüye gebeydi. Kaynanası Duriye kadın söylenip duruyordu. Önüne gelene gelinini çekiştiriyor, “Tam da hasat zamanını buldu gebe olacak! Sıpaları garnında durmuyo deye, ağşama gadaa kömüş gibi yatıyo, işlee galıyoo! ” diye yakınıyordu.

AH!.. MET*


Zelin Artuğ

Uçsuz bucaksız bozkırda bir yeşil bolluğu… Ankara’dan Aksaray’a giden yol sapağında bir yol levhası. Koçaş Devlet Üretme Çiftliği. Sapaktan bozkırın bağrına uzanan tozlu yolun iki yanında sararmış ekin tarlaları… Sarının içinde kan kırmızı gelincikler, yavrusuna süt veren analar gibi boyunlarını goncalarına eğmişler. Güneş nereye dönerse, yüzlerini o yöne çevirip bozkırın sarısında salınıyorlar. Gelinciklerin arasında incecik, narin boyunlu mavi mine çiçekleri… Ekinlerin üzerinde kahverengi, sarı, kırmızı parlak simokinli kanatlarıyla uç uç böcekleri dolanıyor. Biri duyargalarını toprağa çevirmiş, olgun bir başak üzerinde, sirk cambazı narinliğiyle kanatlarını aralıyor, uçacak gibi oluyor, vazgeçip tülsü kanatlarını parlak kabuğunun içine topluyor.

Önce insan olmak


Zelin Artuğ

İnsan hep güzeli arar. Çirkinliklerin içinde yaşasa bile… Yaşam, beklentilerin, özlenen güzelliklerin toplamıdır. Yaşama derinden bağlı olmak, sevgiye, güzele derinden bağlı olmaktır bir anlamda.
İnsan birilerine, bir şeylere bağımlı olduğu sürece, ulaşmak istediği nokta, milim milim uzaklaşır ondan. Güzele, iyiye ulaşabilmenin ilk koşulu önce bu bağımlılık zincirlerini kırmaktır. Kimi zaman, bilinçsizce yapılır bu eylem. Öyle ki ilgi alanı zincirleri kırma eylemi üzerinde odaklaşacağına, tâli işlere kalkışıldığında, varmak istenen nokta unutulur. Sonuç… Karmaşa, uyumsuzluk, özden uzaklaşma, yenilgi…

Güneş Koridoru


Zelin Artuğ

Hastane odasında günler geçmek bilmiyordu. Serumunu değiştirmeye gelen hemşireye yatağında biraz doğrulmak istediğini söyledi. Kısa kızıl saçlı, biraz tombulca hemşire beş karış suratla yatağın baş tarafını biraz yukarıya kaldırdı. Elleri pembe önlüğünün cebinde, beyaz hastane sabolarını sürüyerek çıktı.
Adam başını yastığa dayadı, masmavi gökyüzünde tek tük dolaşan bulutları seyretmeye koyuldu. Burada başka türlü zaman geçmiyordu. Bembeyaz bir bulut kümesi şekilden şekile giriyor, adamın kafasında değişik senaryolar canlandırıyordu. Bazen çayırda otlayan bir kuzu, bazen şelaleden köpük köpük akan su, bazen bir topun ardı sıra koşan bembeyaz, yumuşacık tüylü bir yavru kedi, bazen uzak köy evlerinin bacalarından süzülen bembeyaz duman…

Çoksesli sessizlik


Zelin Artuğ

Meral’i o gece uyku tutmadı. Kalktı, mutfağa gitti. Bir bardak su içti. Su, sürahide ılımıştı. Bir bardak daha doldurdu, içine bir küp buz attı, biraz bekledi, yudum yudum içti. Çalışma odası yaptığı küçük odaya geçti. Işığı yaktı. Kitaplığa bir göz attı. Ezbere bilirdi kitapların yerini. Yine de her defasında göz atmaktan geri durmazdı. Nasıl olmuşsa kitabın biri ters konmuştu, düzeltti. Üst raflardan bir kitap çekti, pencere yanına koyduğu tekli koltuğuna oturdu. Bu kitabı okuyalı yıllar olmuştu. Yeniden sayfalarını karıştırma isteği vardı içinde.

Bir yaz gecesi


Zelin Artuğ

Hava nemli ve bunaltıcı… Yaprak kımıldamıyor. Kadir ekmek kızartma makinesinin bütün vidalarını sökmüş, parçaları masanın üzerine yaymış, arızayı çözememiş, makineyi toparlamaya çalışıyor. Yarın tamire götürecek. Burnundan ter damlıyor. Vidalardan birini yere düşürmüş, bulamıyor.
“Selma, el fenerini getirsene!”
“Nerede?”
“Yerindedir işte, getir hadi!”
Selma başını sağa sola sallayıp gülümsüyor. Hep böyle yapar bu adam. Aldığını yerine bırakmaz, sonra nereye koyduğunu unutur.
“Bulamıyorum Kadir. Nereye bıraktığını hatırlamıyor musun?”
” Yahu, senin elindeydi dün akşam. Elektrikler kesilince, elinde fener dolanıp duruyordun!”
Selma feneri nereye koyduğunu hatırlamaya çalışırken Kadir’in sesi geldi masanın altından.
” Arama, tamam, buldum vidayı!”