Anasayfa Anasayfa

Sayfa 1 / 11

Haziran 2017 için Arşiv

Cumhuriyet tokadı


Zelin Artuğ

Ortaçağlarda batıda şövalyelik kültü vardı. İyi bir şövalye tanrıya tapındığı ölçülerde kadına da tapınmak zorundaydı. Tabi bu, romantik bir tapınmaydı. Karı koca arasında aşk olmazdı. Aşk, evlilik dışı ilişkilerde mümkündü yalnızca. Bir erkeğin karısı olmak, kadın için ne kadar aşağılanma nedeniyse, bir erkeğin sevgilisi olmak da o denli kadını üstün kılardı. Bir bakıma, aşkın kendisi feodalleştirilmişti. Çünkü aşık, sevgilisine köle gibi hizmet etmek zorundaydı. Bütün aşk şiirleri sevgiliye yazılırdı. Dolayısıyla aşk, evliliğin dışında aranmalıydı.

Yazının tamamını okuyun »

Kırmızıyla yeşilin dansı


Zelin Artuğ

Salata yapmak göründüğü kadar sıradan bir iş değildir. Bir kere bu konu ciddi bir ustalık gerektirir. En ünlü aşçıların bile aklına getiremediği püf noktaları vardır salata yapma işinin. Kullanılacak olan malzemenin temizliği, tazeliği, sağlığa uygun oluşu yeterli değildir. Renk uyumu gerek. Salata, biri diğerine karışmayan,  yalnızca birbiriyle dans eden renklerden oluşursa, görsel bir şölene dönüşebilir.

Kırmızıyla yeşil, birbirine karışmaz. Çünkü kırmızı ana renklerdendir; yeşil ise maviyle sarının çocuğu… Kırmızı, diğer ana renklerle, mavi ve sarıyla aşk yaşar. Ne güzeldir, kırmızının maviyle, sarıyla, yani diğer ana renklerle aşkı. Kırmızı, maviyle kucaklaştığında, menekşeye, leylağa, lavantaya, mor laleye dönüşür; sarıyı kucakladığında da altın rengi, portakal, turuncu… güneşin sımsıcak renkleri çıkar ortaya.

Yazının tamamını okuyun »

Düşle gerçeğin sınırındaki dost (2)


Zelin Artuğ

Yaz, çöl sıcaklarıyla geldi. Yol boylarındaki ağaçlar, bakımsız çocuklar gibi kavruk, solgun… Düş tarlalarındaki ekinler, susuzluktan kurumuşlar.

Gerçek, gerçek değil; düş kurmaksa sakıncalı! Yasaklardan, yanılsamalardan, boşluklardan, düşlerden yorgunum. Hep bir dost beklerim, çocuk yanımla.Çocuk yanım, “ bekle, gelecek!” der, olgun yanım “sen daha çok beklersin!” diye gülümser.
Çocuk yanım iki yanı bahar çiçekleriyle bezeli bir yolda düş kurar, olgun yanım gerçeğe giden sarp yolu gösterir. Hangi yöne gideceğimi bilemem. Hangi yandan çıkıp gelecek bakalım, düşle gerçeğin sınırındaki dost? Hiç gelmeme olasılığı da var!

Yazının tamamını okuyun »

Cemreyi beklerken


Zelin Artuğ

Düş kurmak istiyorum. Deniz kıyısında tek katlı bir ev… Evin girişinde camekândan bir odacık… Küpe çiçekleri yerleştirilmiş cam önlerine. Ama bir de oturma yeri var cam kıyısında. Ambalaj sandıklarının üzerine çiçekli basmadan yüzleri olan minderler atılmış, yumuşacık bir köşe yapılmış. Yazın, evdeki kışlıklar, kışın da yazlıklar doldurulur bu sandıklara. Ara sıra sandıkların üzerindeki minderlerle basma çiçekli örtüler kaldırılır, açılan sandıklardan bir yün yelek, bir yün çorap çıkarılır, ya da açılan sandığa başka fazlalıklar konur.

Yazının tamamını okuyun »

Kendini okuyan kitap


Zelin Artuğ

Kitap kendini okuyabilir mi? Bir süredir bu soru takıldı aklıma. Bir tür düşünme, ya da içe bakış mıdır kitabın kendisini okuması? İnsandan ne farkı var kitabın? Kitap da yazarının yaşadığı sancılı bir süreç sonunda doğmuyor mu? Çoğu kitap ölümlü, bazıları da ölümsüz değil mi kimi insanlar gibi?

Bugün kitap olmaya, sayfalarımı en başa çevirip kendimi okumaya karar verdim. Duyan gelmiş, derler ya tam bir cümbüş! Yazarımı tebrik ediyorum. Her kişiye nasip olmaz bu kadar mevsimi, coğrafyayı, çiçeği, börtü böceği, ırmağı, denizi, dağı, köylüyü, kentliyi, kasabalıyı raftaki bir kitaba sığdırmak… Sıradan ya da Nobel ödüllü bir yazar olmak da yetmez böyle bir mahşer-i cümbüş yaratmaya! Biraz uçuk, biraz kaçık olmalı beni yazan. Meğer ne çok yaşamlar barındırıyormuşum sayfalarımda da haberim yokmuş! Yazarıma ne demeli? İşini gücünü bırakmış, yazmış da yazmış!

Yazının tamamını okuyun »

Veda korosu


Zelin Artuğ

 

gg

Yaz bitmiş, güneş bulutların ardına çekilmişti. Serin rüzgârlar yalıyordu evin duvarlarını, ağaçların yapraklarını. Bütün yaz doya doya güneşin sıcaklığını içmiş yapraklar dalların arasında üfüren rüzgâra direnemeyip tutundukları dalları bırakıyor, rüzgârın önünde oraya buraya sürükleniyordu. Dökülen yapraklar büyük savaşlarda telef olan askerler gibi aç susuz, yaralı, bir süre hayatta kalmak için direniyor, sonra öbek öbek sararıp soluyordu.

Sonbahar, doğadaki canlılar için veda mevsimiydi. Börtü böcek, kuş çakal, koyun keçi… ne varsa bu mevsimde yazdan kalan canlılığını yitirir, yuvasına, ağılına, inine çekilir ya da sıcak ortamlar bulmak için göç yollarına düşerdi.
Müyesser, artık yünleri katıp katıştırarak ördüğü aba gibi yeleğini sırtına geçirdi, başına yazmasını doladı, terliklerinin üstüne altmış yıllık kocası Veli’nin bahçede çalışırken giydiği Ankara lastiklerini geçirip bahçeye indi. Evin arkasına dolanıp, odunluğa girecek, yağ tenekesinden bozma kömür kovasına birkaç parça yonga alıp sobayı tutuşturacaktı.

Yazının tamamını okuyun »

Hayat devam ediyor


Zelin Artuğ

Balkon demirine bir kumru kondu. Az önce sulanmış çiçeklerin yapraklarından su içti. Kuyruğunu havaya dikmiş, saksıya eğilmiş su içerken üst katta bir pencerenin kapanmasıyla irkildi, uçtu, az ötedeki kızılçamın dalına kondu. Konduğu yerde kanatlarını açtı, havalanacakmış gibi birkaç kez kanat çırptı, uçmadı. Olduğu yerde hoplayıp, ters döndü, konduğu dalı parmaklarıyla iyice kavradı.

Çamın gövdesinde açık kahverengi iri bir karınca ağır adımlarla yürümekte. Kanat sesini duyunca, durdu, olduğu yere çakıldı. Sanırsınız, ağacın gövdesinin bir parçası. Çamın yanındaki ardıcın yaprakları arasında bir kumru kuğurduyor. Kızılçamdaki kumru da kuğurdadı. Tutunduğu yerde yükseldi, kanatlarını açıp ardıcın tepesine kondu. Konduğu dal kumrunun ağırlığıyla hafifçe yaylandı. Kumru önce alt dala, oradan da bir alttaki dala uçtu. Dalın yaprakları arasından öteki kumrunun kafası göründü.

Yazının tamamını okuyun »

Evvel zaman çocukluğu


Zelin Artuğ

ul

Her şey o kadar yeni ki yaşamda, ev, sokak, büyükler… Her biri yeni bir keşif!
Acıkmaya, susamaya, uyumaya kendim karar veremeyecek kadar yabancıyım dünyaya. Zamanımın büyük çoğunluğunda sırt üstü yatıyorum. Sürekli başucumda gördüğüm büyükler beni yattığım yerden aldıklarında seviniyorum. Böylesi daha güvenli. Sırt üstü yatıp, aynı noktaya bakmaktan kurtuluyorum.
En sevdiğim şey de beni kucağına alan büyüğün işaret parmağını çeneme dokundurması. Bir tür gıdıklanma mı yoksa iletişim mi bu, bilemiyorum. Gözlerimi kırpıştırıp, kucakta dimdik ayakta durmak istiyor, konuşabilmek için güç topluyorum, ama boşuna! Şimdilik yalnızca ünlü sesler çıkarmaya dilim dönüyor.

Yazının tamamını okuyun »