Anasayfa Anasayfa

Dide-i huffaş ve sürü psikolojisi


Zelin Artuğ

Erbâb-ı kemâlî çekemez nâkıs olanlar
Rencîde olur dîde-i huffâş ziyâdan

ziya paşa

Düşünce ürünleri ucuzlayıp da sokaklara dökülmeye başlayalı yıllar oluyor. Sokak tezgahlarından da geçtim, korsan yayıncıların elinde kaldı onca düşün emekçisinin alın teri!

Günümüzdeki yavanlığın, sığlığın kökü, doymak bilmez yarasaların düşünceyi ve düşünce ürünlerini karanlıklara gömdüğü o yıllara dayanıyor.

Düşünce ürünleri ucuzlayınca, düşünce de ucuzladı.

Evet… Sudan da ucuz oldu düşünce.

Dünyayı iyi bir yere götürme amacı çoktan unutuldu. Çoğunluk, aydın insanın ışığına doğrulmak yerine, sürü psikolojisiyle hareket ediyor. Nerede şamata, hurra oraya!.. Biri mi linç edilecek? Durun, beni de bekleyin… çok iyi hakaret ederim! Hatta “linç kültürü” diye bir kültür türü bile çıktı ortaya!

Linç, birkaç –özellikle de bir- tahrikçinin “sürü”yü harekete geçirmesiyle başlar! Linç edilenin en önemli özelliği yalnız olmasıdır. Linç edenlerse sürüsüne bereket! Zaten teke tek bir hesaplaşmanın adı linç değil, düello olurdu!

Ama bütün kavramların işine geldiği gibi çarpıtıldığı sürü toplumunda tahrikçi, sürüye hedef gösterdiği kişiyi “Yetişin, beni LİNÇ ediyor!” diye gösterir. Sonra çekilir amigo köşesine, höyküre höyküre timsah gözyaşları dökerek, linç olayına gaz ve yön verir!

Özeleştiri yapmaktan aciz olup da ‘erbab-ı kemâli çekemeyen nâkıs’lar, daima kendilerinin sütten çıkmış ak kaşık olduğunu ileri sürerler; ama ‘ziyâ’dan ‘ziyadesiyle’ rencide oldukları için, ‘erbâb-ı kemâl’e KÖTÜ yaftasını yapıştırırlar!

Oysa söylemleriyle, işbirlikçilikleriyle, çeşitli ayak oyunlarıyla kendilerini ele verirler.

Arif olan kimileri, taraf olmamak ve çirkinliklere bulaşmamak için anlamazdan gelseler de olanı biteni çok iyi anlarlar!

Sözü uzatmaya gerek yok. Bir küçük öyküyle, kıssadan hisse çıkaralım.

“Bir Bektaşi ile bir Mevlevi karşılaşmış, iyi-kötü konusunda tartışmaya koyulmuşlar.

Mevlevi ‘iyi’ denince, kendi tekkesinde uyumlu davranan, güzel dönen, şeyhe yürekten bağlanan, saygı duyan, yardımsever vb. davranışları olan kişiyi anladığını söylemiş.

Bektaşi buna karşı çıkmış, başka ölçekler göstermiş, özellikle içki üzerinde durmuş, onun önemini vurgulamış.

İkisi arasında geçen tartışma büyümüş, kim doğru söylemişse karşısındakinin ona bir koç vermesi gerektiği konusunda anlaşmışlar.

Tekkede, yaşadığı yörede”çok iyi” bilinen bir Mevlevi dervişi örnek alınmış. Bektaşi belirlenen günde Mevlevi tekkesine gitmiş, bu “çok iyi”nin bütün davranışlarını, görevlerini gözlemlemiş.

Sıra, bu kişinin bir de Bektaşi tekkesinde denenmesine gelmiş. Belirli günde, Mevlevî tekkesinin şeyhi de tanık olarak Bektaşi tekkesine gelmiş. Söyleşmişler, konuşmuşlar, içkiler içilmiş, külbastılar yenmiş, bizim “çok iyi” Mevlevi iyice kendinden geçmiş, sağa sola bakınmış, gitmiş Mevlevi şeyhinin önünde işemiş, sonra da “destur ya pirim!” demiş.

Bektaşi, gülmekle yetinmiş. Mevlevî arkasına bakmadan sıvışmış. Demek “çok iyi” ile, “çok kötü” sözle değil, eylemle anlaşılırmış.

***

Yazdığı yazılarda sürekli kendini anlatan, anlatmakla da kalmayıp sürekli dışa vuran yanıyla kendini yorumlayan, parçala-t-mak istediği kişilere karşı ne kadar haklı olduğunu yineleyen kişi “iyi” değildir! Çünkü böylece ortaya koyduğu kişiliği, gizlenmeye… olduğundan başka gösterilmeye çok uygundur.

Kişiyi anlamak mı istiyorsunuz? Ruhunun görünmeyen yanına çevirin el fenerlerinizi!

Rencide oluyorsa dîde-i huffaş zîyâdan, bilin ki o bir nâkıstır, bildiği yanıldığına yetmeyen!…

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

 

2.632 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (3 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.