Anasayfa Anasayfa

Bir delinin kara kaplı defteri


Zelin Artuğ

Sevgideğer eşime…

Bendeniz, yürek!… Onların adi (L) düzenlerinin kurbanı!.. Yeri geldi kırıldım, parçalandım; yeri geldi soğudum, buz bağladım; yeri geldi cayır cayır yandım.. işkencelerden işkence beğendim işte böyle! Akıl ve vicdan da bedene az çektirmediler! Bizler; akıl, vicdan ve yürek olarak bedenimize hiç gün yüzü gösterememiş olmanın sıkıntısı, üzüntüsü, kızgınlığı, kırgınlığı, bunaltısı, bunalımı içindeyiz.

Tekrarı da yok bunun. Elli yaşına geldi beden. Artık, sabret demeye utanıyoruz. Kendisi için elimizden geleni yapmak istediğimizden şüphesi yok. Ama, olumlu bir şeyler yapacağımıza inancı kalmadı. Bizim de, kendimize inancımız kalmadı. Artık ona söylemeden, umutlandırmadan yapıyoruz ne yapacaksak. Ama, inanın nafile.

Garip tutukluluklar yaşıyoruz. Akıl; iş herkesin bildiği şeylere gelince bönleşmeye başlıyor ya da en olmayacak yerde ne söyleyeceğini unutuyor. Bendeniz yürek; en soğukkanlı olmam gereken yerde zangır zangır titriyorum, baş edemeyeceğim heyecanlanmalara kapılıyorum. Vicdan; tamamen dolandırıldığını düşünüyor. Öğütlenenlerin tam tersinin işe yaradığına o kadar çok tanık oldu ki…

Bedenimizin, her şeye kahrettiği oluyor bazı kereler. Mesela, uzun yıllar sigara içti. Ama çoğu zaman, kendine olduğu kadar bize de bir şans vermek isteğiyle, sağlığına dikkat ettiğini görüyorum. Bu, bizi çok sevindiriyor tabii.

Az buz çaba harcamadık, güzel yaşamak için. Akıl; akşamdan sabaha, sabahtan akşama çalışırdı, halen de çalışıyor ya! Böyle dur durak bilmeden çalışması hiç kâr değil! (Akıl kârı değil!)

Öteden beri, vicdan; çalışanın kazanacağını söyleyerek, aklı daha da teşvik ederdi. Ben, çay yapmaya koşardım.Umutlu bir bedende olmak, çok hoş bir duygudur.

***

Bütün çabalar, beklentiler boşa gitti. Psikolojimiz bozuldu. Bizde mi bir şey var, bizim dışımızda mı; kafamız karışıyor? Kendimize toz kondurmuyoruz ama psikoloji sonuçlara bakıyor, affetmiyor bizi. (Altını biz çizdik!)

Geçenlerde akıl, bir psikologa gitmemizi önerdi. Kabul ettik. Beden de kırmadı bizi. Bana, yani yüreğe “panik atak” teşhisi kondu. Akılda, yetersizlik inancı gelişmiş. Vicdan bu kötü gidişte kendini sorumlu tutuyormuş. Beden depresyondaymış. Bunca başarısızlık yetmiyormuş gibi…

Kendimize güvenimizi kaybettik vesselam. Ne kendimize güveniyoruz ne de birbirimize. Sokağa çıkmaya yüzümüz kalmadı. Böylece toprak olup gitmek çok kötü olacak gerçekten. Vicdanın görüşü bu yönde.

Bazıları “ateş olmayan yerden duman tütmez” diye bakıyorlar olaya. Bu çarçur oluşun, bizim hak ettiğimiz bir nedene dayanması gerektiğini düşünüyorlar. Ne söylesek, acıklı savunmalar olarak algılıyorlar. Bu da savunma isteği bırakmıyor bizde. Hatta bazen onlar gibi düşünmenin girdabında buluyoruz kendimizi. Söylemediğimizi bırakmıyoruz birbirimize. Nasıl toparlanıyoruz dersiniz sonunda?

Yıllardır emeğimizin nasıl çarçur edildiğini ve edilmekte olduğunu izliyoruz. Onca gayrete rağmen, başı eğik gezişimizi…
Akıl, hepimizden daha akıllı! Bazen bir araya toplanır, aklın anlattıklarını dinleriz. Gece gündüz, yaz kış, dağ bayır demeden at koşturan akıl, molalarda atını “hiç durmamanın güzelliğine bağlayarak” bizi toplar yanına yöresine, anlatır:


“Sistemdeki emekçi konumlanışında, genel bir sakatlık var. Bu öylesine bir sakatlık ki; emekçiler bu kadar çokken ve bu kadar her şeyin üreticisiyken, yine de sefilleri oynayabiliyorlar! Bunu, bir takım insanlar, malların ve paranın sahipliğini ele geçirerek sağlamışlar ve sağlamaktalar. Emekçi, hayatını devam ettirebilmek için, bunların elindeki paraya muhtaç. Bunlar da, tatlı hayatlarının tüm tatlılığıyla devam etmesi için, emekçinin emeğine muhtaçlar. Peki, neden aralarında “alan memnun veren memnun” bir pazarlık olmuyor da; emekçi her seferinde karın tokluğuna satmış oluyor emeğini?
 
Bunun cevabını hepimiz biliyoruz. (Biz… yani biz işte!) Çünkü, büyük bir iş gücü fazlası var piyasada. Emekçilerin açmazı, mal sahiplerinin şansı olan bir durum bu!

Bu tablo nasıl oluşmuş? Neden değişmiyor? Nasıl değiştirilebilir?

Emekçilerin cevapsız bir soru olarak kabul etmeye alıştırıldıkları bu sorunun, gerçekten de bir cevabı yok mu?
Devrim de çözüm getirmeyebiliyor. Devrimin korunması için de, emekçi sınıfının sistemi denetleme kabiliyetinin olması gerekiyor!

O halde temel soru şudur: Sistemi denetleme kabiliyeti olan bir emekçi sınıfı nasıl oluşturulabilir?

Bu sorunun cevabı; emekçinin, kendi emekçi konumuna denk düşen kültürel değerleri üreterek, kendi emekçi yaşama biçimini oluşturması!…

Emekçinin, emekçi konumuna mutlu bir gelecek yaratabilmesi için, eş zamanlı olarak yerine getirmesi gereken iki temel ödevi vardır: Bunlardan biri, “emeğinin niteliğini yükseltmek”; diğeri, “emeğini sömürülmekten korumak” tır.

Sömüren sınıf sisteme hakim oldukça; emekçiye, “emeğini sömürülmekten korumak” ödevini yapamaz hale getirir; işsizlik yaratarak ve onları iş bulmak için birbirleriyle rekabete sokarak.

Emekçinin, “emeğini sömürülmekten koruma” ödevini yapamaz hale gelmesi, “emeğinin niteliğini yükseltme” ödevinde de sorunlar yaşamasına yol açar: işsizlik ve onun getirdiği rekabet ortamı; emekçileri, aralarındaki kendi lehlerine olan farkları korumaya iter. Bu da emekçilerin, emeklerinin niteliğini yükseltme, bir mesleği tüm incelikleriyle öğrenme çabalarını, geç sonuç alacakları hatta hiç alamayacakları uğraşlara dönüştürür.

Sınıflı toplumlarda, sınıfların kendi üyeleri arasındaki ve esasta da sınıfların birbirleri arasındaki mücadeleyi; sömürücünün, çeşitli sömürü araçlarıyla, emekçinin yaşama haklarını daraltmaya, yok etmeye çalıştığı bu tek yönlü saldırıyı, tanımıyla hiç de örtüşmüyor olmasına rağmen, topun tüfeğin kullanılmıyor olması gerekçesiyle, “rekabet” kelimesiyle tanımlamak, sömürücü sınıfın bir tasviridir ve sömürücülerin emekçilere açtığı, halihazırda tek yönlü saldırılarla devam eden sınıf “savaş” ını idraklerden kaçırmaya yöneliktir.

Sömürücü sınıf için, kendi başlattıkları sınıf savaşını emekçilerin idraklerinden kaçırabilmek; emekçilerin, yaşadıkları tacizleri başka başka şekillerde yorumlamalarını, başka başka şeylere yormalarını sağlamak “hayati” önemdedir.
Ancak bu sayede, emekçiler, sömürücü sınıfın emekçilerin yaşama haklarını daraltmaya, yok etmeye yönelik saldırıları yüzünden yaşadıkları tacizleri, kayıpları; can havliyle birbirlerini ezerek, birbirlerine düşerek, dağılıp parçalanarak, birlikte tepki gösterebilmekten, karşı durabilmekten uzaklaşarak; sözüm ona “rekabet” le, güya telafi etmeye devam edebilirler. Ancak bu sayede, sömürücü sınıfın iktidarı tıkır tıkır yoluna devam edebilir.

Emekçinin, emeğini sömürülmekten koruması; işsizlik şartlarına müdahale etmesiyle, dolayısıyla emekçiler arasındaki iş için rekabeti kaldırmasıyla mümkündür. Bu ise, emekçinin sisteme hakim olmasını gerektirir.”

***

“Yetersiz” olduğuna inanan akıl, işte tam bu noktada susar, sessizce çözer Hidalgo’yu bağladığı yerden, alır terkisine beni, yani yüreği, usulca yola koyulur. Vicdan bir kuş gibi kanat çırpar, yol gösterir akla.

Terkisinde panik ataklı bir yürekle, çalışmaktan dizlerinin bağı çözülmüş bir akıl,  bir kuş kanadının peşine takılarak depresyondaki bedeni nereye kadar götürebilir, bilemem.

Bildiğim bir şey varsa, şudur: Bir delinin kara kaplı defteri, “dışarıdakiler”in yazdığı tarihten daima daha gerçekçidir!

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

1.522 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (3 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.