Anasayfa Anasayfa

Gece karardıkça yaklaşır güneş


Zelin Artuğ

Çok erken uyanıyorum. Meramım alacakaranlıkta yollara düşmek… Ne zamandır ertelediğim sabah yürüyüşleri… Ne var ki, güzün hüznü çökmüş üzerime. Kolumu kıpırdatamıyorum. Televizyon kanallarını dolaşıp, günün haber başlıklarına göz atıyorum. Hiçbir haber içime su serpmiyor. Kapatıyorum televizyonu. Kitaplıkta okunası bir kitap arıyorum; bir iki sayfa okuyup bir kenara atsam da olur; kısa süreli yarenlik edeceğim bir kitap… ama iyi kitap olmalı! Dostlarda değilsem de, kitaplarda seçiciyim hâlâ.

Dostlarda seçici olmamak… Şaşırtıcı değil mi? “Sayın… saygıdeğer” kavramları gibi, “dost” kavramının da aşındırıldığını düşünüyorum. Domates, biber de seçmiyorum artık. Ne seçeceğim! Hepsi de hormonlu! Al birini, vur ötekine! Tıpkı “seçilmiş dost”lar gibi… Bütün albenisine karşın, tatsız, tuzsuz… Bir dokun, bin ahüzar dinle kase-i fafurdan! Ya da bir dokun, dağılıversin kumdan şatolar gibi…

Söylemekten yoruldum ama bir kez daha söyleyeceğim: İnsana ilişkin bütün değerleri sistem belirler!

Dostlukları da!

Kitaplar öyle değil! Özellikle de sistemle yıldızı barışmayan kitaplar! Çünkü insanı tekil yapan sistemin tek insanla alıp veremediği yoktur! İki kişi oldun mu yandın demektir böylesi bir anti sosyal sistemde! O nedenle, dostluklar da bütün sosyal olgular gibi topun ağzındadır. Sistem cıvıdıkça, dostluklar da cıvır! Ya da sistem içi başkaca cıvık ilişkilere kurban edilir!

Neyse biz kitaplara dönelim yine…

Kitap fuarlarına gidenler bilirler. İçerideki atmosferi soluyanların adım atışları değişir. Daha bir oturaklı, daha bir ağırbaşlı yürürler. Kitap standlarının önünde durup kitap inceleyenlere hiç baktınız mı?

Bazısı kitabı alır almaz arkasını çevirir, fiyatına bakar. Fiyatını makul bulmuşsa, yeniden ön yüzünü çevirip, kitabın adına diker gözlerini. Ezberleyecek ya o tek ya da iki üç sözcüğü!… Neden sonra ilk sayfayı açar, bir iki tümce okurmuş gibi yapar. Yan gözle de stand görevlisini kesmektedir. Onun kendisine baktığını hissettiği anda hemen bir başka kitaba el atar. Stand görevlisi at kuyruklu, gözlüklü, çırpı bacaklı oğlanın her an entel bir diyalog başlatabileceği olasılığına karşı da saatine bakıp, bir yere geç kalmış gibi yapar ve hızla uzaklaşır o bölgeden.

Çok değil, birkaç stand daha dolaşır, sonunda bir iki kitap alıp, kendini dışarı atar. Açık havaya çıkar çıkmaz adım atışı yine değişir. Kahramanımız erkekse, Teksas’ta bardan çıkan kovboy gibi bacaklarını iki yana açar, şöyle bir durup çevresine bakar, parmaklarıyla saçlarını düzeltir, yaylanarak yürür. Kahramanımız kadınsa, hemen çantasından cep telefonunu çıkartır, hızlı küçük adımlarla yürür; ara sıra da zınk diye durup el kol hareketleriyle bir şeyler anlatır. Kitaplara ilgi bitmiş, arkadaşla ya da sevgiliyle buluşulacak mekan hakkında bir türlü karar verilememiştir.

Sistem, arada kalanları işte böyle yürütür!

Bazısı, kitapları bırakır, konferanslara, imza günü düzenleyen standlara kaptırır kendini. Bu tür kişilerde de ünlü birine, yakın olma, onu yakından dinleme, hatta ona bir iki soru da sorarak olayın ne kadar da içinde olduğunu kanıtlama eğilimi vardır.

“Ataol abi, “Benim Prens Adalarım” adlı kitabınızın ‘sancılı’ üretim sürecinde…”

Her eserin üretim süreci sancılı geçmek zorundadır. Sistem böyle emretmiştir! Hiç kimse rahatça oturup, şöyle ağzının tadıyla bir kitap yazamaz bu sistemde!

Son dönemde adından sıkça söz edilen (bazı kişilerin abisi, babası, amcası, dayısı, dostu, belalısı, baş düşmanı, “halk düşmanı”, benim de sevgideğer yazarım) Aziz Nesin, sistem içindeki halkın “düz beyinli” olanlarını yüzdeye vurup tanımlarken, kendini de şöyle tanımlıyordu:

“Kapitalist ülkelerde tüccarların, sosyalist ülkelerde yazarların durumu çok iyidir.Yani işini bilen bir insan kapitalist ülkede tüccar, sosyalist ülkede yaşıyorsa yazar olmalıdır. Benim ne kadar ters bir insan olacağım daha çocukluğumda anlaşılmış; çünkü daha on yaşımdayken Türkiye gibi kapitalist bozuntusu bir ülkede yazar olacağım diye tutturmuşum.”

Aziz Nesin’e karşı olan cephelerin çok hoşuna giderdi herhalde onun bu sözleri!.

“Gördünüz mü bakın, Aziz amca en başta kendinin kafasının çalışmadığını itiraf ediyor! Ha ha ha ha!”

Ee ters adam Aziz Nesin! Kendini ve kendisi gibi ters olanları tanımlıyor!

“Düz mantık” yürütmeyi seven (daha doğrusu elinden başka türlüsü gelmeyen) her bir şey (!) tacirleri, bu tanımdan hareketle, ne kadar “düz beyin” olduklarını rahatça görsünler bari.

Kitaplıktan, bir kitap çekiyorum rasgele. Sennur Sezer. Direnç Şiirleri. Kasım 1995’te basılmış kitap.Tam ortadan bir sayfa açıyorum. Rasgele… Bir şiirin orta yerinden bir dize seçiyorum:

“Gece karardıkça yaklaşır güneş”

…devam ediyorum okumaya.

“Kar buğdayı besler

Buz göllerde balıkları korur

Ve buzda ölmez kardelenler…”

… sayfa başına kayıyor gözlerim.

“Elim ateşten korkmuyor

Ülkemin bütün kadınları gibi tırnaklarım küt

Ateşten sıcak bir tencereyi yanmadan alabilirim

Köz basarım yüreğime

Yüreğim nasırlarıyla umudu koruyor

Bir küçük ışıltıyla baharı bekleyen

Çekirdek ateşten korkmuyor…”

Yeryüzünün bu coğrafyasında yaşayan kadını ne güzel tanımlamış Sennur Sezer!

Eli ateşten korkmaz(dı) Anadolu kadınının! Ateşten, sıcak bir tencereyi yanmadan alabilir(di)! Elleri soğan kokar(dı), saçları kına…

Hiçbir “ithal” özentisi yoktu(R)!

Yeryüzünün bu coğrafyasında kadınlar arasında sımsıkı bir dayanışma vardı. Birlikte salça yaparlar, reçel kaynatırlar, kilim, halı, dantel, kanaviçe desenleri, motifleri üretirler, ürettiklerini paylaşırlardı. Birbirlerine bakışları düşmanca değil, gülümsemeleri yapmacıklı değildi!

Ne oldu da Anadolu kadını birbirine hiç benzemez kutuplara ayrıldı böyle! Ve giderek hangi kutup mıknatıs gibi kendi kutbuna çekmekte kendine benzemeyeni! Bir yanda bayraklar, öte yanda tesettür giyimliler meydanları doldururken tekstil sektörünün batmasını kimin aklı almıyorsa ya “düz mantık” yürütüyordur, ya da kadercidir!

Televizyon kanallarında çeşitli tartışma programlarına rastlıyorum. Al birini, vur ötekine! Bir kavgadır, bir çekişmedir gidiyor!

“Ben sizi dinledim, siz de dinleyin…”
“Sözümü kesmeyin!”
“Deminden beri siz konuşuyorsunuz!”
“Bir saniye… çok kısa bir şey diyeceğim!”
“Tamam da şimdi küçük bir reklam arası, sonra sizi dinleyeceğiz!”
“Sizinle konuşacak bir şey göremiyorum, tamam.. sorum yok, kapatıyorum..!”

Akılda kalan bu sözler! Kimin ağzı daha kalabalık? Kimin ağzı daha iyi laf yapıyor yarışına dönüşen programlar… Ninni yavrum ninni, uyutayım seni!…

Kadın konusu, çok ciddi bir konu. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın”la oldu bittiye getirilecek bir konu değil. Kadın, toplumun direğidir. Erkek çocukların da kız çocukların da birinci dereceden eğitmeni annedir! Kadının kafasını öte dünyaya ait konularla sarıp sarmalarsanız, size bugün dokunmayan, yer altında dolaşıp duran yılan, ordularca çoğalıp yeryüzüne çıkacak ve zehrini akıtmadık canlı bırakmayacaktır!

Dünya jandarması (globo cop) gücün istediği budur! Yeryüzünü kan gölüne çeviren dünya jandarması, döktüğü kanlarla yeraltındaki yılan ordularını beslemekte, dünya halklarını tek elden yönetme planlarını uygulamaktadır!

Ben de kaptırdım, gidiyorum. Sanki bilmeyen varmış gibi… niye anlatıyorsam!!!

Demek ki hamalların omuzlarında aynı ağırlığı duydukları doğru değilmiş. Bir dolu laf edip kendim dinlediğimde hissettim bunu. Öyle ağır geliyor ki bu yük, atmak istiyorum artık sırtımdan. “Ne haliniz varsa görün!” demek, ne halim varsa görmek istiyorum.

Bu sistemde tüccar olmayıp da yazar olmayı seçen bir kalem ustasına… sahnelerde birkaç acıklı şarkı döktürüp cebini parayla dolduran kimselerin müzik üstadı kesildiği bir ülkede uğramadığı hakaret kalmayıp, yine de ülkesini tüm dünyaya tanıtan bir müzik dehasına… nasıl sahip çıkıl(ma)dığını gördük!

Şimdi deseler ki bir iki tümceyle bu coğrafyanın sağcılarını tanımla! Şöyle derdim herhalde:

“İyi çalışıyorlar!”

Peki ya solcular? Onları nasıl tanımlamalı?

“Yenik bir ordunun ardından nal toplayanlara benziyorlar!”

Masadan kitabı alıyor, rasgele bir sayfa daha açıyorum. Rasgele…

“Günler kum taneleri kadar birbirine benziyor”
Kimin bilmem böyle bir dizesi var
Hiç bakmamış yakından kuma
Hiç benzemiyor birbirine kum taneleri
Her biri geldiği yerden ışıltılar taşıyor
İstiridye kabuğundan kopan mavi
kırmızısı deniz minaresi
cam gibi saydam kimi
kimi de sahiden cam
dalgalar törpülemiş kesiciliğini
Kumlar birbirine benzemiyor
güller gibi…”

Demek ki aralarında “nal toplamak” yerine; yıllar boyu pisi pisine yitirilen gencecik insanların ardında sağ kalmanın “suçlu sevinci”yle “aklını başına toplayanlar” da var! Dalgalar kesiciliğini törpülese de pırıltısını yitirmemiş olan insanlar da…

Gece karardıkça, yaklaşıyor güneş!

Öyle mi gerçekten?

Yoksa ortalık güpegündüz de… bir güneş tutulması mı izliyoruz?

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

 

3.600 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.