Anasayfa Anasayfa

“Terorist”in babası…


Zelin Artuğ


“Bir kutu boyam vardı / Parlak, güzel, göz alıcı / Bir kutu boya / Soğuk renkler, sıcak renkler / Yaralıların kanını boyamaya kırmızım yok / Öksüzün yasını belirtmeye siyah /Sarı yok ezilmiş kumları renklendirmeye / Yaşamın güzelliklerini, sevinçlerini çizmeye portakal rengi boyam var / Yapraklar, tomurcuklar için yeşilim var / Düşler için pembem var / Oturdum çizdim ben de ‘BARIŞ’ın resmini.” 


Tali SOREK (Filistin)

Yıl 1987. David Grossman… İsrailli genç bir romancı. İsrail’de çıkan haftalık dergi “Koteret Rashit” İsrail-Arap savaşının 20. yıldönümü nedeniyle Grossman’dan Filistin’le ilgili bir söyleşi yapmasını ister. Savaşın başlangıcında, 1967′de henüz 13 yaşında olan Grossman, 1987′de karısı ve iki çocuğuyla Kudüs’te yaşamaktadır. Gözünü budaktan esirgemeden ve yansız bir gözlemcilikle hemen işe girişir. “Koteret Rashit”in “İşgalde yolculuk” başlığıyla 29 Nisan 1987′de eksiksiz yayımladığı bu söyleşinin ardından Grossman’ın “Sarıyel” adlı kitabı, İbranice’den Fransızca’ya çevrilmiş olarak adını duyurur. Yalnızca bir yılda 50.000 adet satan bu kitap, İsrail’de gerçek bir şok yaratır.

Mahmad Ali Al-Kalilah 49 yaşında, uzun boylu, ağırbaşlı bir adam. Hebron’un güneyindeki Samua köyünde doğmuş. Samua, gelirini tarımda ve yakındaki taş ocaklarında çalışarak sağlayan insanların yaşadığı 10.000 nüfuslu bir Müslüman köyü. Özel olarak hazırlanmış taşlar, Ürdün’e gönderiliyor. Bu, bir anlamda, “Kutsal Topraklar”ın taşınması gibi algılanabilir.

1985 mayısında güvenlik güçleri Mahmad Ali Al-Kalilah’ı tutuklamışlar. O sırada, Ölü Deniz’in otellerinden birinde kat görevlisi olarak çalışıyormuş. Oradan Hebron Hapishanesi’ne götürüp hücreye atmışlar. Başından geçenleri, İbranice anlattı bana:

“Çok kalabalıktılar. Dövmek için üzerime çullandılar. ‘Köpeoğlu köpek!’ diye bağırdılar bana. ‘Neden?’ diye sordum. ‘Seni neden buraya getirdiğimizi bilmiyor musun?’ dediler. ‘Oğlun nerde?’ Şöyle dedim onlara: ‘Oğlum, Ramallah’taki evinde. Karısı ve çocuklarıyla birlikte kendi evinde oturuyor.’ ‘Hayır, orada değil!’ dediler bana, ‘Söylesene, nerde o?’ “

Oğlu Ali Mahmad Al-Sheda Al-Kalilah, 18 yaşında Samua’daki baba evinden ayrılıp Ramallah’ta bir ev kiralamış. Öğretmenlik yapıyormuş orada. Karısı ve Afaf, Mahmad, Amar adlarındaki üç çocuğuyla birlikte oturuyormuş.

“Bana, ‘Oğlunu arıyoruz, Yerini bilen tek insan sensin!’ dediler. ‘Bilmiyorum!’ dedim. ‘Orospu çocuğu! Köpek!’ diye bağırdılar. Dövmek için üzerime yürüdüler. İçlerinden biri, ‘Vurmayın! Birazdan bülbül gibi konuşacak!’ dedi. ‘Hiçbir şey bilmiyorum ben!’ dedim. Dediler ki bana: ‘ Karını getirip, gözünün önünde ….iz onu!’

Bu işkence böylece tam bir hafta sürdü. Vurmadan… Yalnızca sözle taciz ederek. Sonunda sert bir şekilde bağırdılar: ‘Şimdi defol! Karını ve gelinini getir buraya. Mahabarat* bürosunda kalacaksınız. Her gün sabah 7′den akşam 7′ye kadar…’ dediler.

Getirdim onları. Gelinimin kucaktaki bebeği de dahil olmak üzere, tam kırk gün kaldık orada. Ailece…Görevliler yanımızdan her geçişlerinde suratımıza tükürüyorlar, ‘Tuu! Köpeoğlu köpekler!’ diyorlardı bize! Her akşam saat dokuzda salıyorlardı bizi. Taksi tutup eve gidiyorduk. Mahabarat’takiler sabahın dördünde yine eve dalıyorlardı. Gömme dolaplara kadar her yeri didik didik edip çocukları uyarıyorlardı. Kocaman köpekleriyle geliyorlardı eve. ‘İnşallah çocuklarınız köpeklerin korkusundan delirir!’ diyorlardı bize.

Sonunda Hebron Hapishanesi işi son buldu. Ama Mahabarat geceleri evime gelip arama yapmaya devam etti. Yaklaşık üç ay sonra Ölü Deniz Oteli’ndeki işime geri döndüm. Oteldeki televizyonda askerlerin Hebron yakınlarında bir grupla çatıştığını, gruptan biri yaralı, biri ölü olarak ikisinin ele geçirildiğini öğrendim. Karım telefon edip, eve çağırdı beni. Gittim. Evimin bir buldozerle yıkıldığını gördüm. Taş üstünde taş kalmamıştı.”

“Böylesine aranacak kadar ne yapmıştı oğlunuz?”

“İsraillileri öldürdüğünü söylediler. Bilmiyorum. Bana hiçbir şey söylemezdi.”

“Gerçekten bilmiyor musunuz? Bugün de mi hiçbir şey bilmiyorsunuz?”

“Bilmiyorum gerçekten. Aramız iyi değildi. Birşey anlatmazdı bana!”

***

Olaylar şöyle gelişiyor:Al-Kalilah’ın oğlu Ali, 1978 Nisanında tutuklanıyor ve “El-Fetih”e katılmakla suçlanıyor. Sonra serbest bırakılıyor. İlkelerine ters düşen bir pazarlığı kabul etmiş görünerek serbest bırakıldığını söylüyor. 1979′da aynı suçtan yeniden tutuklanıp dört ay hapse mahkum ediliyor. Cezası bir yıl erteleniyor. Hapisten kurtulduğuna sevinemiyor. Bir yandan güvenlik güçleri, attığı her adımda onu izlerken, öte yandan eski dostları, onu işbirlikçilikle suçluyorlar. Herkes bucak bucak kaçıyor ondan. O dönemde ona rastlayanlar, aklını yitirmiş biri gibi ortalıkta dolaştığını söylüyorlar. Her an, sonunun geldiğini düşünen bir av hayvanı gibi geçiriyor günlerini.

Bazı işgal durumlarında kan dökmektense, kişilerin karakter gücünü ve onurunu zedeleme arzusu öne çıkar. Kuşkusuz, insanlıklarını yitirenlerin çoğu, işgal edenlerle, toprağı işgal edilenler arasında sıkışıp kalmış olanlardır.

Al-Kalilah’ın oğlu, arkadaşlarının güvenini yeniden kazanmak için bir yıl önce Ghivonlu Ramallah Zalman Aboulnik’i öldürmüş olan terörist bir komandonun yanına, dağa çıkıyor. Dağda, Ali Mahmad Al -Sheda Al Kalilah, komando talimi yapıyor. Beit-Shemesh Ormanı’nda, Mikhal Kohen ve Mein Ben Yair’i; Mavo Beitar yakınlarında da Mordehai Swissa ve Edna Harari’yi öldürüyor.

Babayla konuştuktan bir hafta sonra oğlunun yaptıklarını öğrenince, babanın ağzından bu hikayeyle ilgili hiçbir şey duymak istemediğimi düşündüm. Moti ve Edna’nın saf, çocuksu yüzlerini, Mikhal Cohen ve Mein Ben Yair’in ailelerini getiriyordum gözümün önüne. Oğlu için ağlayan, hiç değilse evinin enkazını toplamaya izin verilmesini isteyen babanın dramı beni hiç ilgilendirmiyordu artık. Üç hafta boyunca bu adamı düşünmek bile istemedim. Olaylar, açılıp mikrop kapmış bir yara gibi görünüyordu gözüme. Şöyle düşünüyordum. “Evini başına mı yıkmışlar? Oh olsun! Hiç acımayacağım ona! Acıma duygularımı bu adamın oğlunun öldürdüğü gerçek kurbanlara saklayacağım!”

Böylece onu ziyaret etmekten vazgeçtim. Ancak üç hafta geçtikten sonra, gerek mutsuzluklarının nedenini bilmeyen, gerekse temelsiz düşüncelerinden ötürü mutsuz olan bir çok Arap ve Yahudi’yle karşılaştıktan sonra, giderek kendimi karamsar ve boşlukta hissettim. Çıkış yolu ve kurtulma olasılığı olmayan bir çukura düşmüş gibiydim. Bitmez tükenmez keder bir yana, yanılgının giderek artması söz konusuydu. Yeniden Mahmad Ali Al- Kalilah’ı görmem gerektiğini düşündüm. Kinimin ve nefretimin en yoğun döneminde bakışlarımı net bir şekilde ona çevirmek ve hikayesini sonuna kadar dinlemek zorundaydım. Çünkü bin bir çeşit anlatılan, içinde ne iyinin ne de yeninin bulunduğu, yalnızca ölümün, yıkıntının, alınyazılarına uğursuzlukla bağlı insanların yer aldığı sıkıntılı ve kötü bir hikaye söz konusu olsa da tek bir gerçek vardı ortada.

Mahmad Ali Al-Kalilah uzun boylu, bıyıklı bir adamdı. Ağır başlıydı. Gözlerinin altında mor torbacıklar vardı. Samua’da dört odalı, büyük bahçeli bir ev edinmiş. Bahçesinde incir ağaçları, üzüm asmaları, zeytin ağaçları, sebzeler yetiştirmiş. Evin odaları, karısının kendi elleriyle dokuduğu halılarla kaplıymış. Bir tek halı dokumak, dört ayını alıyormuş kadının. Bir sabah askerler gelmişler. Kadına, kızlarını dışarı çıkarıp evi boşaltması için 15 dakika süre tanıdıklarını söylemişler. Evi yıkacaklarmış.

Bazen, Filistin’de evlerin yıkıldığını duyarım da, 15 dakikada evden ne çıkarılabilir, diye düşünürüm hep. En gerekli eşyalar… büyük olasılıkla da, yatak yorgan ve mutfak eşyası…

Al-Kalilah’ın karısı şilte, battaniye, bir gaz ocağı, içine aile albümünü sokuşturduğu bir valiz dolusu giysi çıkarmış dışarı. İki kızı Ifbtisam ve Noual’la birlikte, bir köşede ağlayarak, askerlerin evi yıkmalarını seyretmiş. Baba, yıkımdan sonra gelmiş. Komşulardan biri, evlerinin bir odasını vermiş onlara, yatmaları için. Mahmad Al-Kalilah yıkıntıyla ilgilenmeye çalışınca, güvenlik güçleri yeniden gelmişler.

“Bana dediler ki: ‘Gel, ia’ars, ia’gaouad, ** gel şimdi bizimle!’ Sordum: ‘Daha ne istiyorsunuz benden?’ ‘Oğlunu öldürdük!’ dediler. ‘Siz güçlüsünüz’ dedim, ‘hepimizi öldürebilirsiniz. Ben tek başınayım. Siz yönetimsiniz.’

Beni kelepçeleyip soruşturma için Hebron’a götürdüler. ‘Size söyleyecek hiçbir şeyim yok… Oğlumu çoktandır görmedim.’ dedim onlara. Oğlumun kana bulanmış kimlik kartını gösterip, dediler ki: ‘Bak, bu onun kanı! Şimdi önce şunu söyle bize. Biz onu ararken nerede saklanıyordu?’ ‘Bilmiyorum’ dedim. İnanmadılar bana. Benim de ölüden farkım yoktu yanlarında. Oğlumu öldürmüşler, evimi yıkmışlardı. İşten çıkarılmıştım. Geriye ne kaldı ha? Ne kaldı?

Beni sorguya çektiler. Ellerime, vücudumun her yerine gelişigüzel vuruyorlardı. Duvara doğru fırlattılar sonra, . Bir sandalyeye çöktüm. Birden, arkamdan ittikleri gibi, yerlere yuvarlandım. Asker tam karşımda, yüksek bir sandalyeye oturmuştu. Ayağındaki postallarla kıyasıya tekmeliyordu beni. Tepeden tırnağa tükürüyordu bana. Ağzında tükürük kalmayınca gidip kahve içiyor, yeniden tükürmeye başlıyordu. Sonunda beni oğluma yataklık etmekle suçlayıp, dört ay hapse mahkum ettiler.

Oğluma yataklık etmemiştim. Evimde saklamamıştım onu. Ramallah’ta oturuyordu o. Resmi kayıtlarda bile, yıllardır benimle oturmadığı yazılı. Eğer bütün bu İsraillileri öldürmüşse, bunu sorumlusu odur. Neden benim evimi yıktılar? Neden oğlumu öldürdükten sonra beni sorguya çekip tekmelediler. Ben zaten ölmüşüm. Bana böyle yapmanın ne yararı olacaktı? Neden böyle yaptılar?”

Ona, işinden kovulduğundan beri ailesine nasıl baktığını sordum. Önce yanıtlamak istemedi. Sonra, dilendiğini anlattı bana. Köy köy dolaşıp sadaka istediğini… Yalnızca Samua’ya gitmiyormuş. Utanıyormuş oraya gitmeye. Bazen bir köye geliyor, yere oturup avucunu açıyormuş. Yanından onu tanıyan biri geçerse, ikisi de başlarını çeviriyorlarmış. Utançtan…

* İsrail İstihbarat Servisi
** Ia’ars (İbranice): pez…nk; ia’gaouad (İbranice): işbirlikçi

Le Nouvelle Observateur’den çeviren: 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

(Nisan 1990)

 

1.783 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (3 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Etiketler:

Yorum yapma kapalı.