Anasayfa Anasayfa

Kanadı kırık bulut


Zelin Artuğ

Ayakları bedenine direnmeye başlamıştı yokuşun sonunda. Üç beş adım daha çıktı mı tepeye varacaktı. Durdu. Ellerini beline dayayıp soluklandı. Ne olacaktı ki üç adım daha yükseğe çıkınca! Büyüyecek miydi! Vazgeçti çıkmaktan. Olduğu yere çöktü. Ellerini arkaya, toprağa dayadı, ayaklarını yokuş aşağı sopa gibi dümdüz uzattı. Yanında biri varmış gibi sesini yükseltip, “Ne olacak ki üç adım daha yükseğe çıkınca? Büyüyecek miyim?! Yetmedi mi büyüdüğüm?” dedi.

Gözlerinin önünde, uçsuz bucaksız bir doğa parçası uzanıyordu ufka doğru… Sağında, eğimli arazide bir bağ, aşağıda çarşaf gibi deniz, denizde batan güneşin kızıla çalan ışıltıları arasında, üç beş balıkçı motoru!..

Dizlerini karnına çekti, ellerinden güç alıp ayağa kalktı. Üstünü başını silkeledi, ellerini alnına siper edip, yukarı baktı. “Çık hadi, büyüsen de büyümesen de çık, kalmış şurada üç adım, ölür müsün çıksan?” diye geçirdi içinden. Oflaya puflaya çıktı. Yaptığı işi önemsedi. Himalayalar’a çıkmıştı sanki!

İki elini de alnına siper edip sol yana baktı. Evet.. işte orada… O duman! İncecik, beyaz bir duman tütüyordu yeşilin içine serpiştirilmiş üç beş kırmızı çatının arasından! Çatıların altındaki yapılar, yeşilin içinde kaybolmuştu. Beynini o narin dumana odakladı, burnundan derin bir soluk aldı, gözlerini kapadı, çocukluğuna perçinlenmiş o salça kokusunu yeniden duydu.

Belki de bir bahçeyi sarmış yabani otları biçmişler, bir kenara yığmışlar, kurumasını beklemişler, şimdi de yakıyorlardı, olamaz mıydı?

Ne olursa olsun, o, çocukluğuna perçinlenen salça kokusunu duymak istiyordu. Oturdu. İstemsiz olarak bir ot kopardı topraktan… Kırmızı kiremitlere bakıp düşlere daldı.

Gözlerini kısıp uzaklara baktı. Düş kurduğu zamanlarda hep böyle yapardı. Gözlerini kısardı. Kırmızı kiremitli evleri gördü yeşillerin arasında, ya da gördüğünü varsaydı. Üç beş komşu kadın toplanmışlar, salça kaynatıyorlardı dışı isli, koca bir kazanda. Kadınlardan en yaşlı olanı az ilerideki ağacın dibine bir yaygı sermiş, yaygının üzerine bağdaş kurup oturmuş,  naylon mutfak leğeninin içindeki yıkanıp kurulanmış   etli kırmızı biberleri  tek tek bıçakla yarıyor, tohumlarını çıkarıp bir başka leğene aktarıyordu. Kışlık salçaları hazır edince o kazanı yıkayıp paklayacak, onda kayısı reçeli de kaynatacaklardı. Fasulye turşusu, sivri biber turşusu da kuracaklardı dışı boyalı vernikli küplere. Yok, yok… en iyisi turşuyu peynir tenekelerine kurmak, tenekeleri Muhacir Üseyin Aga’ya götürüp lehimletmekti.

Rüzgar sert esti, başından şapkasını uçurdu en berideki omcanın dibine.. Düşleri de yarıda kesilmiş oldu. Ağır adımlarla omcaya doğru yürüdü, eğildi, ters dönmüş şapkasını aldı. Pötikare dediklerindendi şapkası, yani küçük kareli. Bir iki fiskeyle tozunu silkeledi, başına taktı.

Çıkmadı yeniden tepeye… Ağır adımlarla kumsala inen patika yola yöneldi. Epeydir kimsenin geçtiği yoktu sanki yoldan! Yol ortasındaki karınca yuvalarından anladı bunu. Ufacık kumlar getirmiş, yuvaların çevresine öbek öbek yığmışlardı kumları. İncecik bacaklarıyla telaşlı bir koşuşturma içindeydiler.

Dalgaların incelttiği bir taş aldı, denizde sektirdi. Bir.. ki.. üç.. cump!

Kim daha çok sektirecek diye yarışırlardı çocukken. Başka dertleri mi vardı ki? Bulgur, makarna, ne bulurlarsa yerlerdi oyundan gelince. Yaşam, ikiyle ikinin alt alta konup toplanması kadar basit bir matematik problemiydi.

Hafif bir rüzgar esti denizden karaya doğru. Birazdan poyraz çıkacağa benziyordu. Gelen esintiyle, o kaynayan salça kokusunu yeniden duydu.

O kokuda ortaklaşa çalışma, ortaklaşa üretim, ortaklaşa paylaşım vardı.
Kayısı reçelinde de… Kayısılar yıkanır, naylon, (yaşlı kadınların dilinde laylon) mutfak leğenlerine konur, kınalı parmaklarla bir bir çekirdekleri çıkarılırdı. Genç kızlar getir götür işlerinde koşuşturur, evlerden eşit ölçülerde getirilen toz şeker kazana dökülürdü.

Yoksa bunların hiçbiri yapılmıyordu da o mu düşlüyordu bütün bunları? Böyle olsun mu istiyordu?

En son ne zaman ağladığını düşündü. Yıllar var ki damla gözyaşı dökmemişti. Bunca acı, bunca kan, bunca katliam içinde ağlamaya hakkının olmadığını mı düşünmüştü de ağlayamıyordu?

Bir taş daha aldı yerden, dizlerinin üzerinde alçaldı, fırlattı denize doğru. Taş sekmedi hiç, colp diye sulara gömüldü. Taşın yerine koydu kendini, üzüldü. Sen yıllarca bir kumsalda güneşin doğuşunu, batışını seyret, sonra biri gelsin sırf can sıkıntısından atsın seni karanlık sulara!

Dipten güçlü bir dalga gelecekti ki, karanlıklardan aydınlığa savuracaktı taşı. Kim bilir kaç yıl, kaç on yıl gerekirdi bunun için?

Dipten Gelen Dalga… İlya Ehrenburg’un romanı… Okumanın modasının geçmediği günlerde… Okuma modası vardı eskiden. Herkes okuduğunu eşe dosta anlatır, bilgili kişi olma duygusunu tatmin ederdi. Hatta bir de sorulurdu okuduktan sonra:

“Ehrenburg’un üçlemesini okudun mu?”
“Dipten Gelen Dalga’yı okudum.
“Yok, önce Paris Düşerken’i okumalıydın.”
“Okurum, tamam. Eğer okumadıysan, ben de sana Zevago’nun Pardayanlar’ını okumanı öneririm. On cilt!”

Ehrenburg’un üçlemesindeki sayıyı sollamak için mutlaka Zevago okumak gerekirdi.

Neden? Yoksa hiç kimse doğru dürüst bir şey okumuyordu da okuyormuş gibi mi görünüyordu, okuyanlara yetişmek için? Bir başından, bir ortasından, bir de sonundan mı okunuyordu kitaplar? Eğer öyle değilse, bu toplum neden dolap beygirleri gibi fasit bir dairenin etrafında dönüp duruyordu?

Bir taş daha aldı kumsaldan sektirmek için. Vazgeçti. Attı kumların üzerine. Elini alnına siper edip ufka doğru baktı. Ada, yerinde duruyordu. Köpekli ada… Güya yaşlı bir kadın dört köpeğiyle birlikte yalnız yaşıyormuş da adada, kimse çıkamıyormuş adaya. Kim uydurduysa bu martavalı… Kim uydurmuşsa, iyi yapmış. Ne öyküler yazmıştı çocuk kafasında adaya ve köpeklere dair!

Ada yerinde duruyordu ama hiçbir yaşam belirtisi görünmüyordu uzaktan. Ne bir duman, ne bir deniz taşıtı…

Poyraz çıkmıştı. Küçük ve sık dalgalar, koydan açıklara doğru sürüklenmekteydi. Üşüdüğünü hissetti birden. Sırtı ürperdi, ama kolları daha çok üşümüştü sanki. “Dönsem iyi olacak” diye düşündü. Kim bilir ne biçim trafik vardı şimdi yollarda ! Bir izin günü daha sona ermişti. Durdu, dizini kaşıdı pantolonunun üzerinden. Ya karınca girmişti paçasından, ya başka bir böcek…

Kumsala paralel kaldırımda biraz yürüdü, ana yola çıktı. Bir minibüse el etti. Minibüs durdu. Bindi… Şoför birden gaza basınca dengesi bozuldu, ileri, geri sarsıldı biraz. Oturanlardan genç biri yer verdi ona. “Yok, yok… rahatsız olmayın!” dedi, gence. “Ben zaten bu durakta ineceğim!” dedi genç. İndi, o durakta.

Oturdu. Taşıtın penceresinden, apar topar bir yerlere koşan bulutlara baktı. Oldum olası, bir nesneye benzetirdi bulutları. Ya bir atlı, ya bir bastonlu ihtiyar, ya bir süpürgeli cadı, ya… Tam da şimdi, bir kuşa benziyordu bulut. Göğün enginliklerinde kanat çırpan dev bir kuşa!…

Birden kanadı kırıldı bulutun! Tek kanatla uçmaya başladı. Minibüsle yarışır gibi uçuyordu. Tek kanatla! Bulutu kuşa benzettiği için kızdı kendine. O, bulutu kuşa benzetmeseydi, kanadı kırık bir bulut olmayacaktı şimdi.

Bulut, ayaklarını topladı, kuyruğunu arkasından gelen buluta kaptırdı, dertop oldu, bakırdan bir tepsiye benzeyen güneşin ardında kayboldu.

Şoföre para vermeyi unutmuştu. Parayı hemen denkleştirip, arka sıralardan öne yolladı.

Eve gidince bir yazı yazacaktı. “Bir canlıyı ağlatmak” üzerine… “Bilinçli olarak bir canlının kafasında soru işaretleri bırakmak” üzerine… “Kanadı kırık bir bulut düşlemenin saçmalığı” üzerine !… “Yaşamanın anlamı” üzerine!…

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

2.091 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (2 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.