Anasayfa Anasayfa

Çağdaş sunaklar, çağdaş insan kasapları


Zelin Artuğ

Sabah…Evlerin perdeleri kapalı, daha. Çalışanlar, çalışmayanları uyandırmamak için ayaklarının ucuna basarak kapıdan çıkmış, kapıyı usulca çekmiş, otobüs duraklarına yönelmişler. Duraklar kalabalık… Durakta otobüs bekleyenlerin arasında bir işsiz…Bir haftadır, soğuk algınlığını atamamış daha üzerinden. Sabah ayazında buz gibi ter döküyor. Bir mendil çıkarıp, alnındaki boncuk boncuk teri siliyor, ilk gelen otobüse atlıyor. En arkaya geçip, cam kıyısına oturuyor. Kaldırımda yürüyen insanlara takılıyor gözü. Birbirine yabancı, birbirine saygısız, birbirini umursamaz insanlar geçiyor kaldırımlardan. Göbekli, iri yarı, esmer bir adam gelip, kapının yanına dikiliyor. İşsiz, elinde buruşturup paçavraya çevirdiği kağıt mendiliyle alnında biriken teri siliyor yine. Kafasında bunaltıcı bir sürü soru…

“Sosyal içinde rahatsız mısın?
Belli şeyleri bir düzen içinde görmezsen huzursuz mu oluyorsun?,
Titizlik duygusu seni peşinden mi sürüklüyor?
Ne kadar “verici” olman gerektiği konusunda bir türlü karar verememiş olman mı geriyor seni?
Başkalarının bencilliğine mi güvenmiyorsun aslında?
İnsanların, senin büyük menfaatlerini kendi küçük menfaatlerine feda etmekteki umursamazlıklarını mı anlamıyorsun bir türlü?
Biz insanlardan, menfaatler söz konusuysa her şey olabildiği için , hiçbir şey olmaz mı diyorsun?
Güvensiz, umutsuz, kaygı içinde ve yalnız mısın?

Her neysen..

“Onlar”a sorarsan, bebeklikteki bir yaşantından kaynaklanıyordur. Altta yatan belirleyici neden oradadır. İş bulamamak, işten atılmak, aylığının kendine bile yetmemesi, sigortasız, iş güvencesiz çalışmak.. Bunlar, -yine “onlar”a göre- belki ana rahmine düştüğün andaki bir yaşantının belirlediği psikolojinin görünür olmasına vesile olabilirler yalnızca. “Onlar”a sorarsan, esas neden orada, bebeklikte… Ya da anımsayamadığın diğer yaşantılarında! Anımsadıklarının ise hiç mi hiç önemi yok!”

 ***

Şişman adam iniyor durakta.
Eteklerine yapışmış bir oğlan çocuğu, kucağında birkaç aylık bebekle zayıf, uzun boylu, pardösüsünün etekleri yerleri süpüren bir kadın biniyor otobüse. Sağına soluna bakınarak ilerliyor. İşsiz kalkıp yer veriyor çocuklu kadına. Daha inmeye niyeti yokken, ani bir kararla düğmeye basıyor. Sonraki ilk durakta atıyor kendini otobüsten!
Yürüyor, ayaklarının çektiği yere… Kafasında, bir arkadaş konuşmasından, kahve masasındaki söyleşiden arta kalanlar…

“Sömürücünün sömürü nesnesi, büyümüş insandır. Sömürücü, sömürdüğü toplumdan, büyümüş insanlarını kendine teslim etmesini ister. Eti senin, kemiği benim, diyerek… Büyümüş insanın her türlü ezaya cezaya dayanabileceğini ya da cezalandırılmanın ona iyi geleceğini, dahası buna layık olduğunu düşünmemizi ister. Acımak anlamında onu gözden çıkarmamızı ister. İnsana acımayı, bebeklik aşamasından sonra bitirir; yani yalnızca annesinin, babasının sorumlu olduğu aşamadan sonra. Sömürücünün yaşantısı, büyümüş insana eza üstüne eza vermekle geçmektedir çünkü. Yaptıklarına “temiz kağıdı” verecek çıkarsamalar yapacağımız bilgilerle doldurur kafamızı. Bir insan işten atılmışsa, işten atılmayı hak etmiştir, diye düşünmemizi ister mesela! “Normaldir!” diye düşünmemizi ister. İşe alınmıyorsa işe alınmamayı, düşük ücretle çalışıyorsa, düşük ücretle çalıştırılmayı hak etmiştir, normaldir!”

”İnsanların hayatları bütün çabalarına karşın çarçur olup gidebilir. Her çaba karşılığını bulacak, herkes güzel yaşayacak diye bir kural mı var? Bu işin şansı var, kaderi var, kısmeti var değil mi ya? Büyümüş insanın yaşadıkları karşısında psikolojisi bozuluyor; nevrotik, psikotik kafayı yeme tepkileri gösteriyorsa, bunun esas nedeninin bebekliğindeki yaşantılarında aranması gerektiğini hepimiz biliyoruz! Üstelik de ana rahmine düştüğü andan başlayarak! Çünkü insan, psikolojik yatkınlıklarını bebeklikte edinir; büyüyünce çeşitli yaşantılarda bu yatkınlıklarını belli eder yalnızca. Dolayısıyla bu insanların bu durumlarından sorumluluk duyacak, yaptıkları sorgulanacak birileri varsa, bunlar anneler ve babalardır. İyi bir bebeklik yaşamış insana hiçbir şey olmaz! Büyüklerin birbirine her türlü davranması normaldir! (…)”

Bir kırtasiyenin önünde duruyor. Cebindeki parayı çıkarıp bakıyor, dalıyor içeriye. Küçük bir bloknot, bir de gazete alıp çıkıyor. Ayakları onu Aksaray parkına çekiyor. Bir iki kırık dökük, sağı solu çakıyla çizilmiş bank..

Kravatlarını gevşetmiş, gömlekleri düşük belli pantolonlarından dışarı çıkmış, kenarları kıvrılmış defterlerini kitaplarını çimenlerin üstüne atmış, bağıra çağıra konuşan liseliler…

Boş bir banka çöküp, gömlek cebine koyduğu bloknotunu çıkarıyor, az önce yürürken düşündüklerini not alıyor, gömlek cebinden hiç eksik etmediği 0.5 pilot kalemiyle… Bir süre, parkın bodur ağaçlarından birinin altında kuytuda kalan banklardan birinde yanındaki kızın üstüne çökmüş, sıkıştırıp duran gence gözü takılıyor. Başını iki yana sallayıp, yürürken aklına gelenleri de ekliyor aldığı notlara.

“Sömürücü, bu bilgiler üzerinden , hiçbir yaptığından sorumluluk duymayacağı, tam bir hareket serbestliği yaratır kendine. Emekçiyi iyi bir işe, iyi bir ücrete, güzel yaşamaya layık görmeme konusunda tozutur durur. Bu, onun varlık nedenidir. Bu savrulmalardan, yıkımlardan emekçinin psikolojisinin etkilenmeyeceğini söylemesi, onun varlık nedenidir. Bu; yalanın, yanlışın, saçmanın iktidarları, emekçilerin binlerce yıllık insanlık tarihine bakıp kendi konumlarını idrak etmelerini beklemektedir. Emekçilerin bu sömürü sistemlerini tasfiye etmek için kendi konumlarını idrak etmekten doğacak gücün dışında başka bir güce ihtiyaçları yoktur. Sömürücü ise, binlerce yıldır kendi konumunun idrakindedir. Ama sömürü sistemlerinin yaşayabilmesi için, sömürücülerin sadece kendi konumlarının idrakinde olmalarından doğan güç yetmez; sömürdüklerinin de kendi konumlarını idrak edememelerini sağlamaları gerekir, esasta! Sömürücüler, bin yıllardır bunu başarmaktalar. Sömürdüklerinin “oy”larıyla kendilerini iktidara taşımaktalar. Bu “dramatik ironi” emekçinin, binlerce yıllık insanlık tarihine bakıp, kendi konumunu idrak etmesiyle son bulacaktır.”

***

Hava bulutlanmış, serinlemiş. Oturduğu yerde sırtı ürperiyor. Bloknotu gömlek cebine yerleştirip gazetenin sarı sayfalarını açıyor. “Prezantabl” sözcüğünün geçtiği ilanların üzerini çizerek, her gün göre göre ezberlediği ilanları tek tek tarayarak, yeni gördüğü ilanları 0,5 uçlu kalemiyle daire içine alıyor.
Öğleden sonra, çevirmenlik işi için bir yayıneviyle görüşmeye gidecek; muhtemelen çok düşük bir ücret karşılığında, kendisine tuğla gibi bir kitabı çevirmesi önerileceği için, reddetmek durumunda kalıp, eve geri dönecek.

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

 

3.896 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (2 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.