Anasayfa Anasayfa

Quasimodo, seni seviyorum!..


Zelin Artuğ

“Anadolu ekini, Anadolu toprağından yeşeren uygarlığın başka bir adı, Anadolu düşüncesinin biçimlendirdiği bir yaratı türüdür. Bu türün oluşturucu odağını, kurucu öğelerini düzenleyen, ona bir düşünsel nitelik kazandıran felsefedir. (…) Anadolu ekini denince uygarlığın belli bir kesimi değil bütünü, bu kavram altında toplanan buluşların oluşturduğu birikim anlaşılmalıdır.”

(İsmet Zeki Eyuboğlu (Anadolu Ekini, sayı 1, 15 Şubat 1990)

İsmet Zeki Eyuboğlu, [1925-2003] 12 Kasım 2003′te o bilinmeyen karanlığa bir yıldız gibi kaydı. Acı haberi aldığımda yıkıldım. O gün ağzımı bıçak açmadı. Son bir kez onu hasta yatağında görmeye gidecektim, gidemedim, olmadı. Telefonda son sözü: ” Sen gel Kadıköy’e kadar, bizimkiler alır seni oradan… gel kızım,  seni göreceğim geldi..” olmuştu. Gelemedim İsmet abi, bağışla beni! Dershanenin birinde  birçok dershane öğretmeni gibi “taş kırma işi” yapıyordum.  İsmet Zeki Eyuboğlu’ nun adından, eserlerinden habersiz dershane patronlarının emrinde köle gibi çalışıyordum.  Şimdiki aklım olsa, dayattıkları karşılıksız etüt derslerinde enerjimi tüketmez, izin mizin de almadan kuş olur, uçar gelirdim yanına. Sonra kovulursam kovulayım, zaten para da ödemiyorlardı çalışanlarına!  

Anadolu Ekini dergisinin eski sayılarını karıştırıyordum. İlk sayının ilk sayfası İsmet Zeki Eyuboğlu için ayrılmış. “Felsefenin Işığında, Anadolu Ekini” başlıklı yazıyı gözlerim buğulanarak yeniden okudum. Çınarlar birer birer devriliyor yazın dünyasından. Benim asla senin kadar bilgi birikimim olmayacak, olamayacak. İki yüz yıl daha yaşamam gerek bunun için. Yine de Anadolu Ekini’nde 1990′da yayımlanmış bir yazımı paylaşmak istiyorum bu sayfada.

 

Quasimodo, seni seviyorum!..

” Bir dost şöyle dedi: “Sevgiye yeni bir öz ve biçim bulalım; bu öz ve biçim öyle sağlıklı olsun ki sevgi sonsuza dek kalabilsin.” “Peki nasıl olacak bu?” diye sordum. “Her türlü çürük malzemeden kaçınarak. Cinsiyet farkı gözetmeden, salt insanca değerler üzerine kurulmalı sevgi.”

Bataklıkta nilüfer çiçekleri yetiştirmek… Bataklığı kurutsak nasıl olur ? Herşey apaçık ortada. Çıkar çevreleri, halk kitlelerinin önüne her alanda set çekip yaşamı yozlaştırarak çıkmaz sokaklar yaratıyor. Yaşamın yozlaştığı yerde, insan da yozlaşıyor. İnsan yozlaşınca da sevginin soyluluğu, anlamını yitiriyor. Ekonomide, eğitimde, kültür ve sanatta, her alanda çıkmazın zincirlerine yeni bir halka ekleniyor: Sevgi çıkmazı. (…)

Birden, Cervantes’in Don Quijot’u geldi aklıma. Sonra Voltaire… “İlkel toplumların dışında, ülkeleri yönetenler kitaplardır.” diyordu Voltaire. Sonra kitapların yakıldığını düşündüm. Neden yakılıyor kitaplar?  İnsan yakmanın bir başka biçimi mi kitap yakmak ? Bırakın kitaplar yönetsin ülkeleri. Niye yakıyorsunuz kardeşim ? Çağ atlamayı falan bırakın, ip atlayın siz! Kitapların yönettiği bir ülkede bataklık olur mu ?

Neyse, Don Quijot’a dönelim biz. Gözünü budaktan esirgemeyen soylu şövalye! Ya Dulcinea ? Don Quijot’un düşlerindeki prensesi. Aslında o, kasabanın en iyi et tuzlayan kızıdır. Sevilmek için kadın, düşsel bile olsa, prenses olmak zorundadır. Erkekse kahraman ve soylu bir şövalye.

Ortaçağ sevgisinin beyinlerde koşullandırılmasının tipik bir örneği, Don Quijot esprisi. Ya bizim Don Quijot’lar ? Göğsündeki kurşun yarasından oluk gibi kan akarken damdan dama seken, otuz kötü adamı iki dakikanın içinde yerle bir eden yerli Don Quijot’lar ? Sevdiğine siper olup, kalbinden vurulan, ağzından kan, gözünden rimel sızan yerli Dulcinea’lar ?

Keşke yerli Cervantes’ler de olabilseydi ! (…)

Toplumsal bir yara olan sevgi çıkmazı, çıkar çevrelerinin işine gelir. Sürekli bir sevgi ortamının gereksinmesini duyan halk kitlelerini avutup uyutmak için arabesk albümler, bol gözyaşlı aşk dizileri sürülür piyasaya. Kendine, istediği dünyayı yaratma özgürlüğü olmayan insan, küçük yaşta alıştırıldığı uyuşturucunun (düşlediği sevginin) tutsağı olur. Ta ki günün koşulları, kafasında yarattığı sevginin özgünlüğünü yok edip onu yeni bir sevgi çıkmazına sürükleyinceye kadar…

Kişi bilinçliyse sevginin yozlaştırılmasına karşı çıkacak, bazı toplumsal yargılara başkaldıracaktır. Ne var ki toplumsal yargıları değiştirmeye kalkışmak sonu olmayan bir mücadeleye girmektir. Bu mücadele ortamında sevginin özünden uzaklaşmak, sevgiyi yok etmek kaçınılmaz olacaktır. Başka bir deyişle sistem, insanın mücadele gücünü kırıp, insanı uyuşmaya zorlamakta. (…)

Toplumsal yargıları belirleyen temel öge, sistemdir çünkü. Kişi, tek başına toplumsal yargıları değiştiremeyeceğine göre, tek çıkar yol, sevginin soyluluğunu korumak için, sevgiyi çıkmazda bırakmak. (…)

Sistem, sevgisini gerçek anlamda yaşamayan insanlar yaratmayı sürdürdükçe kişi, yaşadığı topluma yabancılaşacak, “düşsel sevgiler”le oyalanacaktır. Ya da sevgisine engel olan koşulları bireysel olarak yıkma çabasına girecek, karşılaştığı engellerle savaşırken içindeki sevgiyi tüketecektir.

Görüldüğü gibi bütün insanî değer yargılarını yıkıp yerle bir eden sistem, sevgi konusunda da acımasızlığını duyurmakta. İnsan emeğindeki alınterine gözyaşı karıştıkça sevgi yozlaşır. İnsan yüreği ne denli sevgi dolu olursa olsun, böyle bir sistemde sevmek de yasak insana, sevilmek de… Oysa insanı insan yapan duyguların ilkidir sevgi. Yaşamın ta kendisidir. Gözyaşıyla değil, sevgiyle yeşermeli ekin, sevgiyle güçlenmeli emek.

***

Notre Dame’ın kamburu Quasimodo’yu düşünüyorum. Çarpık çurpuk fiziğinden ötürü kendisini taşlayan cahil kalabalığın içinden fırlayıp, ona bir yudum su veren Çingene güzeli Esmeralda’nın hayatına karşılık, gözünü kırpmadan kendi hayatını  veren Quasimodo’yu…

 Bütün bu çarpıklıklara inat, “Quasimodo, seni seviyorum !” diye bağırmak geliyor içimden.  

[Anadolu Ekini, sayı 4, 15 Mayıs 1990]

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

 

 

 

4.779 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (12 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.