Anasayfa Anasayfa

Ova


Zelin Artuğ

Yemyeşil bir ovada, yumuşacık çimenlerin üzerinde yürüyordu. Sepetinin sapını sımsıkı kavramış, mantar topluyordu. Her yağmurdan sonra çayır, mantarla dolardı. “Bak bu ortası beyaz olanları almayacaksın, bunlara köpek mantarı derler, bunlar zehirlidir” demişti annesi. “Şu, içi pembe mantarlardan topla, bunlara içi kızıl, derler.”

Pembeyle tanışıklığı yeni değildi. Kenan Reis’in ağlarına takılan balıklardan en çok akşam kızıllığında pembe pullarıyla ışıl ışıl parlayan mercan balıklarını severdi. Mis gibi yosun kokardı, deniz kokardı ışıltılı pembe!

Mantar toplarken yanına aldığı küçük sepetin aynısından bir de yumurta sepeti vardı evde. Dışı boyalı, sırlı turşu küpünün yanında dururdu kilerde. İçinde yumurta yokken o sepeti koluna takar, annesinin terliklerini giyer, evin çevresinde turalardı. Soranlara da cinsiyetlerine göre “Pazara da gidiyom gız Cennet” ya da “Pazara da gidiyom len Memmet!” derdi. Nerden duyduysa, artık!..

Mantar toplamak önemli bir işti. Akşam, sofranın başında toplandıklarında tüm ailenin o gün toplanan mantarla doyması, işe yaradığını bilmek, yaşama katılmak, heyecanlandırıyordu onu.

Küçük bir çocuğun yaşama katılmasıyla sınırlı değildi “küçük” katılımlar. Mantarların yanı sıra; karınca, çekirge, bıyıklı, kuyruklu çayır böcekleri, cırcır böcekleri görmek de mümkündü çayırda. Börtü böcek de yaşama katılıyordu inişli çıkışlı yollar kat ederek!..

Durdu. Elini alnına siper edip uzaklara baktı. Ova, az ileride yükseliyor, hafif bir eğimle ufka doğru çekiliyordu. Yükseklerdeki üzüm bağlarına takıldı gözleri. Hafta sonu siperlikli mavi şapkasını giyip, babasıyla üzüm almaya gidecekti bağa. Muhacir Üzeyir Usta onları asmanın altındaki çardağa oturtacak, üzüm kesmeye koyulacaktı, orağa benzer, kıvrık bağ bıçağıyla.

Başını sola çevirdi. Uçsuz bucaksız deniz… Yağmur sonrası doğa yıkanırken, deniz bulanırdı biraz. Derenin taşıdığı çerçöp yayılırdı deniz kıyılarına. Deniz biraz daha yükselir, dereden aldıklarını, kıyıya atardı dalgayla.

Eğildi, mantar toplamaya devam etti. Dokunur dokunmaz toprağa tutunduğu yerden kopup eline geliyordu mantarlar. Çevirip, içine bakıyordu. İçi kızıl olanlar, sepete… İçi beyaz olanları fırlatıp atıyordu. Zehirliydi onlar!

Hava yazdan güze dönüyor, gitgide serinliyordu. Merserize hırkasının düğmelerini ilikledi. Çok severdi bu hırkayı. Serin yaz gecelerinde ne zaman gezmeye gitseler, bu hırkayı yanında taşırdı.

Birden ayağının dibinde bir böcek gördü. Ters dönmüş, debelenip duruyordu. Komşularının yeni doğmuş bebeği de böyle debelenir, bir türlü yüzükoyun dönmeyi beceremezdi. Bir defasında onu yüzükoyun çevirmek istemiş, “karışma sen!” diye azarlamıştı annesi. Bebek ağlayıp durmuştu annesi bezini hazırlarken. Böceği kim düz çevirecekti şimdi? Annesi ya da bir büyüğü görünmüyordu çevrede. Kurumuş bir çiçekten ince bir dal kopardı, çiçeğin dalıyla yavaşça böceği iteleyerek, düz dönmesini sağladı. Böcek telaşla uzaklaştı oradan. Hafif esen rüzgar, biraz hızını artırmıştı şimdi.

Çayırlığın alt başına çocuklar geldi. Her birinin elinde bir uçurtma… Sevinçli çığlıklar atıyor, şamata yapıp duruyorlardı. Uçurtma yarışı yapacaklardı kendi aralarında. Okyanus mavisi uçurtmasıyla, abisini gördü çocukların arasında. Sepeti bıraktı elinden, unuttu mantarları, unuttu akşam yemeğini, kollarını kanat gibi yana açtı, yumuşacık çimenlerin üzerinde koştu.. koştu.. koştu!..

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

 

2.025 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (3 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.