Anasayfa Anasayfa

Heybemdeki yazı başlıkları


Zelin Artuğ

Kim bilir hangi esrik günümde çıktım yola.. Düş atımın terkisinde heybem, heybemde yazı başlıkları… Güneşli, güzel bir gün. Bilmediğim diyarlara doğru, tanımadığım insanların yaşadığı coğrafyalarda at koşturuyorum.

Atımın adı yoktu, en başlarda. O güne kadar hep bozkırlarda koşmuştu. Bozkırlarda alabildiğine özgür koşan bir atın adı her şey olabilir. Rüzgar olur, Fırtına olur, Tayfun olur…

Böyle fırtına gibi koşarken, tökezledi bir gün. Gördüm ki ok yağmuruna tutulmuşuz. Ufak tefek yara bereyle.. sıyrıklarla uzaklaştık coğrafyadan.. Her yer tuzak, her yer pusu kaynıyordu. Atımın ayağı çukurlara her girdiğinde, heybemdeki yazı başlıkları savruluyordu coğrafyaya. Dizginlere asıldım, atımın yönünü bozkırlara çevirdim.

Yorulmuştu… Artık bir adı da vardı. Hidalgo… Mola vermemiz gerekiyordu.

Daha önceki molalarda, onu “bir yerde durmamanın güzelliği” adına, hiç durmamanın ağacına bağlıyordum. Böyle ağaçlar vardır bozkırda, tek tük… O ağaçları ilkin evimizin bulunduğu Devlet Üretme Çiftliğinden bir saat uzaktaki kasabaya, sarı burunlu otobüsle okula giderken keşfetmiştim. Otobüsün camından bozkıra bakarken, bir başlarına bozkırın ortasında duran o ağaçlara takılırdı gözlerim. Sanki otobüs dururdu da ağaçlar, bozkırda paten kayardı. Sonraları, kara trenin penceresinden bakarken de benzer görseller biriktirdim belleğimde. Demir yolunun kıyısındaki meyvelikleri çevreleyen çitler, trenin ters yönüne doğru gider.. gider.. giderdi. Meyve ağaçları da öyle… Bir yerde durmamanın güzelliğiydi onlar. Tıpkı gençlik gibi..

Gençlik hiç durmaz. Dört nala gider ufka doğru.. Ne varsa ufukta, bu kadar hızlı koşacak… Kocaman bir pişmanlık denizine atlamak üzere koşar gençliklerimiz.

Mola verdik, ebruli bir kış sabahında. Bardakta su, ebruliydi… suda balık ebruli.. Tanıdık yüzlerin önünde ebruli hareler oynaşıyordu. Dost yüzler, dost olmayanlara karışmış, “benler” ateşle oynamayı da geçmiş, ateş dansı yapıyordu “o” ve “onlar”la aynı sahnede. Picasso’nun “palyaço”su, duvarda… bütün bilgeliğiyle acı acı gülümsüyordu insanın gecesine!… İnsanın gecesi hoyrat… insanın gecesi karmakarışık!…
Ebruli iplikten dokunmuş heybemde, ebruli yazı başlıkları…

Onu bu kez, kentin en kalabalık caddesinde bir “park yapılmaz” direğine bağladım.

Bir trafik polisi elinde bir kağıt koçanıyla yaklaştı:

“Park etmek yasak, görmüyor musun levhayı?”

“O motorlu taşıt değil, bir at!”

“Görüyoruz at olduğunu.. Bize işimizi mi öğretiyorsun? Uzatma!”

Polis ceza yazıyor. Plaka numarasının karşısına bir tire çekmiş. Gülümsüyorum bunu görünce. Atımı alıp, gitmek istiyorum, engelliyor beni. Çekici gelip götürecekmiş Hidalgo’yu. Otoparktan alacakmışım cezayı ödeyip.

“Madem çekici götürecekmiş… haraya götürsün bari” diye mırıldanıyorum dişlerimin arasından.

Birden atımın terkisindeki heybem.. heybemdeki yazı başlıkları geliyor aklıma. Ardıma bakıyorum. Onu alıp gitmişler.. Yazı başlıklarımla birlikte gözden yitmiş.

Kalabalıklara karışıyorum. Tek başıma… Yazı başlıksız, Hidalgosuz yürüyorum kalabalıkların içinde. Bir.. iki.. üç damla derken yağmur başlıyor.

Hani bir başladı mı günlerce süren sağanak yağmurlar vardı ya eskiden.. Öyle yağmur yağıyor işte. Arnavut kaldırımın taşları arasında kavisler çizerek akan yağmur suları, akacak mazgal bulamayınca yokuş aşağı akan ırmaklara dönüyor. Rıhtıma bir yolcu vapuru yanaşıyor.

Grinin içinde sallanıp duran kocaman bir kütle!.. Karınca gibi insanlar, birbirlerini itekleyerek vapura doluşuyorlar. Ayağını sürüyerek yürüyen yaşlı adam kimsenin umurunda değil. Sağında solunda telaşlı bir kalabalık… Bilmiyorlar her adımda yaşlılığa doğru koşuştuklarını. Tam vapura binerken, biri kolundan tutup yardım ediyor ihtiyara.

Bir dolmuşa atlayıp, kent meydanına gidiyorum. Dolmuşun sileceklerinden süzülen yağmur suları, arabanın ön camında kavisler oluşturarak iniyor aşağı.

***

Yağmur hızını kaybediyor ve diniyor. Güneş, bulutun arkasından çıkıp şöyle bir göz atıyor canlılara.

Küçük bir grup emekçi, meydana toplanmış, slogan atıyor. Meydandaki her günkü curcunanın gürültüsü bastırıyor emekçilerin seslerini. Caddeden sel gibi insan akıyor. Üç beş emekçinin yanından geçen dişili erkekli kalabalık (!) insana değil de müzedeki paslı trene bakıyor sanki! Öylesine anlamsız… öylesine boş!…

Hidalgo’yu götürdüler! Heybemdeki yazı başlıklarıyla birlikte alıp götürdüler onu! Bu kalabalıklarda beni bulması olanaksız. Birden bir şimşek çakıyor beynimde!.. Evet.. evet.. Ellerinden kurtulur kurtulmaz bozkırlara gider o. Heybeme ve heybemdeki yazı başlıklarına el koymadılarsa –ki beklenir onlardan!- bulurum onu su kulesi yakınlarında.

***

Ortalık sakin. Fırtına dinmiş. Mevsim, bahara dönmüş sanki. Kekik kokusu geliyor burnuma. Bir arı vızıldıyor az uzakta. Çekirgeler ötüyor hüzün dolu nameleriyle. Çok özlemişim bozkırları.

Uzaklarda.. çok uzaklarda bir bulut konmuş yeryüzüne. Gri renkli ipekli giysisinin üzerinde pembe tülden eşarbı dalgalanarak dans eden bir genç kıza benziyor bulut. Eteklerini toplayıp, eşarbını uçurarak ufka doğru süzülüp, dağılıyor. Pembe bir ışık bırakıyor ardında. Işık gözlerimi kamaştırıyor. Gözlerim ışığa alışınca, bozkırda dört nala bana doğru koşan Hidalgo’yu görüyorum.

Az ileride “hiç durmamanın ağacı” tek başına, bütün heybetiyle duruyor bozkırın ortasında. Dallarını gökyüzüne uzatmış, yorgun kuşları çağırıyor.

Hidalgo, ağacın çevresinde birkaç tur atıp, sakinleşiyor ve ciğerlerindeki havayı burnundan püskürterek yavaşlıyor. Ilık esen rüzgarda altın rengi bir okyanus gibi dalgalanan bozkırın ortasında altın yeleleri savruluyor.

Terkisinde heybem… heybemde yazı başlıkları…

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

 

 

2.166 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.