Anasayfa Anasayfa

Tophanenin karanlık sokaklarında…


Zelin Artuğ

Otobüs asık suratlı, mutsuz İstanbullulardan oluşmuş yüküyle, arap saçı trafiğin ortasında burnunu çıkaracak yer arıyordu. Şirinevler’de durağa yanaştı. Binali, orta kapının hemen yanında, cam kıyısında bir yer bulmuştu kendine. Yanındaki kamburu çıkmış cılız adam düğmeye bastı, indi. Binali beyaz, ince keten pantolonunun içinden paçalı donu görünen adamın arkasından baktı, belli belirsiz gülümsedi.

Otobüsün ön tarafındaki kırmızı ışıklı levhada her durakta “duracak” yazar, yine de inenler o düğmeye basmadan rahat edemezlerdi. Babanne kılıklı bir kadın ön kapıdan binmiş, dokunsalar ağlayacakmış gibi yorgun ve hasta bir suratla sağına soluna bakarak arkalara doğru ilerliyordu. Dudağının üstünde incecik bıyıkları olan, kolları kıllı, iri gövdeli bir adam yaşlı kadını kolundan tutup, Binali’nin yanındaki boş koltuğa oturttu. Kadın, yerine yerleşip, takma dişleriyle adama gülümseyip teşekkür etti. Adam, dünyanın en iyi adamıymış gibi gururlandı bu teşekkürden, gözlerini yumup gülümseyerek karşılık verdi. Yaşlı kadın başını biraz geri çekip, Binali’nin suratına baktı dik dik. “Gördün mü bak, ne iyi adamlar var! Sen yerinden bile kıpırdamadın!” dermiş gibi Binali’yi tepeden tırnağa süzüp kucağındaki rugan, siyah çantayı sımsıkı kavradı.

Binali, indi otobüsten. Kendisiyle birlikte inenlerin arkası sıra yürüdü. Şu önünde yürüyen leylek bacaklı, gür siyah saçlarını at kuyruğu yapmış, yanındaki zayıf uzun boylu kızın beline elini dolamış genci bir yerlerden tanıyor gibiydi. DVD satan dükkanda çalışan genç miydi yoksa?

Simitçinin yanından geçerken durdu, düşündü… vazgeçti simitçiye girmekten. Yürüdü. Karşıya geçti. Hastanenin ana kapısından girdi. Cılız kara kedi, her zamanki yerindeydi. Oturmuş, hortumla çimleri sulayan turuncu giysiliye bakıyordu. Binali yanından geçerken kedi, hiç istifini bozmadı.

***

Saatine baktı. On beş dakika erken gelmişti. Oturup bekledi. Sosyal Psikiyatri servisindeki rutin görüşmelerinden biriydi bu.. Tedavi birimiyle ilgili okuduklarını anımsadı: “Sosyal çekilme ve içe kapanma, sağlıklı insan ilişkileri kurma ve sürdürmede zorlanma, psikososyal stresörlerle başa çıkamama…vb.” Kapitalizmin kurallarına göre yazılmış olan psikoloji bilimi bunların hangisini düzeltebilirdi ki? Ne işi vardı burada?

Kalkıp açık havaya çıkmak, gücünün yettiği yere kadar koşmak, kendini hiç kimsenin olmadığı bir kumsala atmak geldi içinden. Başını buz gibi duvara dayadı, gözlerini yumdu, düşlere daldı. Kimsenin olmadığı bir deniz kıyısında kumların üzerine uzanıp, beynini boşaltmak, belleğini yoran anılardan kurtulmak ne iyi olurdu şimdi.Gözünün önünden hızla geçen görüntüleri seçemiyor, irili ufaklı rengarenk şekiller yerlerde sürünüyor, ayağa kalkıyor, koşuyor, sonunda zabıta kılığına girip, iskelede kovalamaya başlıyordu onu. O ise dolmuş taksinin arkasında büzülüp kalmış, elindeki ağır güğümü, cılız gövdesinin arkasında saklamaya çalışıyordu. Keşke biraz daha büyümüş olsaydı da şu güğüm, çırpı bacaklarının arkasında görünmeseydi. Bütün işportacı esnafın korkulu rüyası olan şu “gringo” zabıta kendinden yana doğru geliyordu. Sigaradan sararmış dişleriyle sırıtarak, avına sinsice yaklaşan bir sansar gibi…

Zaten kapalı olan gözlerini iyice yumdu. Bu “gringo”ların görüntülerini belleğinden silkeleyip atmak istiyor, yapamıyordu. Sanki beyninin içinde beyin çeperine çakılmış bir çivi vardı da, her defasında “gringo” çiviye takılıp kalıyordu orada. Hiç de çabalamıyordu takıldığı çividen kurtulmak için.

“Ver lan şu güğümü! Ben sana bi daha buralarda dolaşmayacaksın demedim mi! Bi daha seni görürsem ayaklarını kırarım demedim mi!”

“Amca n’olur ya.. Söz.. satmıycam burda! N’olur, bu seferlik affet!”

“Başlatma lan! Ver şu güğümü, ver! Bi daha görürsem seni buralarda.. eşşek sudan gelene kadar da döverim, haberin olsun.”

Bir ağlama sesiyle gözlerini açtı. Tam da karşısında bir çift oturuyordu. Adam üzgün bir suratla yanındaki ağlayan kadına bakıyor, başını sağa sola sallayıp duruyordu. Bir gelişinde daha rastlamıştı bu ikisine.. Kimse sormamıştı neden ağladığını. Buranın raconu böyleydi. Hastalar gelir, bekleme yerlerinde oturur, kimse kimseye bir şey sormazdı. Ne soracaktı ki?

Oysa öbür servislerde bir akraba olmadığı kalıyordu hastaların.

“Kırıldı mı? Geçmiş olsun.”

“Yok abi, zedelenme.. Ödem yapmış da bir gösterelim dedik.”

“Geçmiş olsun kardeşim. Bizim bacanak da yazlıkta kolunu kırmış. Raketle sivrisinek öldürüyormuş, ayağının altındaki tabure…”

Ne sorabilirdi ki buradaki hastalar birbirlerine?

“Ruhundaki kırık mı, çatlak mı, yoksa incinme mi? Yoksullukta mı ayağın kaydı da düştün?”

Birazdan kapı açılacak, artık epeyce içli dışlı olduğu doktor onu içeri alacak, kaldığı yerden anlattırmaya devam edecekti:

“Nasılsınız son görüşmemizden bu yana?”

Laf mı şimdi bu? İllaki bu soruyu sorup beni terletmese olmaz! “İyiyim…” desem? İyi değilim ki.. “İyi değilim desem?” İş uzayacak. Gene bir dolu soru.. Zaten beni bu sorular terletiyor. Kestirmeden, iyiyim desem?.. Ne işin var oğlum burada o zaman? Misafircilik oynamaya mı geldin?

Doktor esmer, ince yapılı orta yaşın üzerinde bir bayandı. Kaşlarını kaldırıp dikkatle baktı Binali’nin yüzüne. Sorusuna cevap bekliyordu.

Binali’nin kafasından ise şu düşünceler geçiyordu o sırada:

“Şimdi bu doktor bir patron olsa, beni böyle dinler miydi yine? İşten atmayı bir tehdit gibi kullanır mıydı işçilerine? Onları günde kaç saat çalıştırırdı? Sigortalarını yatırır mıydı? Tazminatlarını öder miydi?”

Bu soruların hiçbirinin yanıtı olumlu değildi Binali’nin kafasında.

“İyi misiniz?”

“Evet… epeyce..”

Doktor rahat bir soluk aldı, önündeki kartekste yazılanlara göz gezdirirken, Binali de doktoru izliyordu.

Birazdan, kendisini dinlemeye başlayacak, güya empati yapacaktı. Hayır… O, yalnızca dinliyor, söylediklerini not ediyordu. Bütün yaptığı buydu. Bütün sistem psikiyatrlarının yaptığı da farklı bir şey değildi. O, bir şeyleri, birilerini eleştiriyordu, hatta açıkça suçluyordu, psikiyatr ise hiç sesini çıkarmadan, ona hiç tepki göstermeden söylediklerini not ediyordu. Onun söylediklerine tepki göstermeyerek, onu çok iyi anlıyormuş gibi bir hava vermesine karşın onu anladığına dair en ufak bir sözlü kanıt yoktu ortada. Madem anlıyordu onu, “Haklısın… seni anlıyorum…” gibi sözler söylemesi gerekmez miydi? Böyle bir cümle kurmaya ne kadar da uzaktılar.

Onu anladıkları falan yoktu bu doktorların. Onu, hayatın sorunlarıyla baş edememiş bir kişi olarak düşünüyorlardı yalnızca. Hayatın, mevcut akışından yanaydılar. Aslında, suçladığı, eleştirdiği her şey için yapması gereken bir şeyler varmış da o bunları yapmayı akıl edememiş gibi bir tutum takınıyorlar, sonunda da bunlarla kendisinin baş etmesini öneriyorlardı ona. Söylemek istedikleri şey şuydu özetle:

“Sorunlar, bunlar… Biz bu sorunları ortadan kaldıramayız, sistemi değiştiremeyiz.. Zabıta, böyledir.. Polis böyledir…Patron böyle davranır… Devlet, budur. Bizler sana, cebinde sıfır lirayla bunlarla baş etmeyi öğreteceğiz. Sen su satacaksın, zabıta bidonunu kıracak! Sigara satacaksın, polis el koyacak! Bir işte karın tokluğuna çalışacaksın, sigortanı bile yapmayan patron karda kışta işine son verecek! Hastalıktan kıvranacak, sağlık hizmetlerinden yararlanamayacaksın! Kiranı ödeyemedin diye evden atılacaksın! Ama sen… sen olacak, bunların hepsiyle baş edeceksin!”

Psikiyatrların dedikleri buydu!

Bunun yerine Devlet, baş edemedikleriyle baş etse, zabıta… polis kendine çeki düzen verse, patronlar istedikleri zaman işçileri işten atamayıp, ev kiralarına bile yetmeyecek paralarla çalıştırmasalar!

Hayır! Onlar, her zamanki gibi davranacak, onların hepsiyle o baş edecekti!

Kısaca herkes yapmaması gerekenleri yapacak, yapması gerekeni de yapmayacaktı. O da ona yapılan haksızlıklarla ya da onun için yapılmayanlarla baş etmeyi öğrenecekti. Oyunun kuralı buydu!

Doktor, başını karteksten kaldırdı, Binali’nin yüzüne dikkatle bakarak sordu:

“Bu hafta bana neler anlatacaksınız bakalım? Geçen defa, su satarken günde bir güğüm parası kazandığınızı, neredeyse iki günde bir de zabıtaların güğümlerinizi kırdığını, sizin bütün kazancınızla güğüm parasına çalışmış olduğunuzu anlatmıştınız. Bir defasında da zabıta amirliğine güğümünüzü istemeye gittiğinizde bir zabıtanın sizi feci şekilde dövdüğünü söylemiştiniz. Su sattığınız günlere dönelim yine. O günlere ilişkin başka neler anlatmak istersiniz?”

“Ayaklarımız güğüme su doldururken, güğümü taşırken, insanlara su verirken sıçrayan sularla sırsıklam ıslanırdı. Bu su, akşama kadarki yürümelerimizde ayakkabılarımızla ayaklarımız arasında yoğrula yoğrula köpürür, ayaklarımızın derisi incelir, ayaklarımız buruş buruş, bembeyaz… ölü ayağı gibi olurdu. Ayaklarımızın sızısı, akşam geç vakitlere kadar uyutmazdı bizi. Su satmamak anlamına geldiği için okulların açılmasını ve yazın bitmesini hasretle beklerdik. Su satmayan çocuklar, gerçek çocuklardı; bizlerse çocukluktan atılmıştık aslında. Kimse bize çocuk gibi davranmıyordu çünkü. Üstelik, küçüktük.

“Buzcu Hamit Dayı… Eminönü’nde balık ekmek satanların yanında üstü ondülin kaplı salaş bir dükkanı vardı. Kardeşimle ondan alırdık buzlarımızı. Testereyle keser, güğümün buz haznesine parça parça atardık. Hamit Dayı arada bir paçalarımızı yukarı kaldırıp su içinde kalmış ayaklarımıza bakardı. ‘Oğul, dikkat edin ayaklarınıza.. Böyle suyun içinde vıcık vıcık gezerseniz ilerde yaşlanınca çok çekersiniz. Romatizma okka okka girer, dirhem dirhem çıkmaz!” derdi. Yaz ortasında bile yün çorap giyen Hamit Dayı’nın bu sözleri bir kulağımızdan girer, ötekinden çıkardı.

Birden sıkıldı, oturduğu yerde buz gibi bir ter bastı tepeden tırnağa..

Doktor, Binali’nin yüzüne bakmadan sordu:

“Çok mu acıyordunuz kendinize? Ya da belki herkesin size acıdığını mı düşünüyordunuz?”

“Hayır, tam tersine.. O yıllarda dert etmiyordum bunu. Hatta kimsenin bize acımadığını bile düşünüyordum. Acımalarını istiyordum esasta. Örneğin zabıtalar bize acımalı, güğümlerimizi denize atıp, ya da kırıp bizi dövmemeliydiler! Ama yıllar geçip üniversiteye başladığımda, artık acınacak biri değil, saygı duyulan.. hatta sevilen biri olacağım için çok sevindiğimi anımsıyorum. Bu ağır yoksulluklar geride kalacaktı.

Babam memlekete… dönmüştü anamızın yanına. Artık suculuğu bırakmış, tüfek attırma işine başlamıştık kardeşimle. Zürafa sokağının oralarda, ‘Marlboro’suna tüfek attırıyor, iyi de kazanıyorduk. Bir de tombalacılar vardı o sokakta. O sokağın gelen geçenlerine “İzmir” adını verdikleri, çarşı esnafına da “Harbî” dedikleri oyunu oynatıyorlardı. “İzmir” hileli; “Harbî” ise hilesiz anlamına geliyordu. Kardeşimin mekanıydı buralar.. Ben, hiç onun gibi girişken biri olamadım.

Bir kız vardı, fakültede. Dalgalı saçları, duru güzelliğiyle, kimseyi umursamaz tavırlarıyla sınıfın dikkat çekici kızları arasındaydı. Tüfeğe çıkmadığım, ya da ders çalışmadığım bütün boş zamanlarımda bu kız için şiirler yazardım. Ne yazdığım şiirlerden haberi oldu, ne de ona sırılsıklam sevdalandığımdan… Tek isteğim vardı. Bana acıyarak bakmasın, yeter! Ama ne zaman yanından geçecek olsam, hep gözlerimi yere indirdim. Ufak bir acıma görseydim bakışlarında, kendime güvenimin kırıntıları da tuzla buz olurdu.. En iyisi bunu hiç öğrenmemesiydi… Bir gün, Alageyik yokuşunda o kıza çok benzeyen birini gördüm. Yokuşun başında, arkası dönük… biriyle konuşuyordu. Yokuşu iki dakikada nasıl tırmandığımı ben de bilmiyorum. Yanlarından geçerken çaktırmadan göz attım kıza. O değildi!.. Nasıl rahatladığımı anlatamam. Birden kendime güvenim geldi, geriye çark edip uçarcasına indim yokuştan.”

“O sıralarda nerede oturuyordunuz? Ev ortamından söz edin biraz da.. ”

“Tophane’de… Okul bitinceye kadar başka bir semtte oturmadık ki zaten. Rumlardan kalma yıkık dökük, ahşap bir ev.. İki katlı.. Her odasında bir aile kalıyor. Biz, altı kişi bir odada kalıyorduk. Ev, tahtakurusu kaynıyordu. Bir kanepe vardı evde. Koyu bordo rengi kumaş kaplaması yırtılmış, süngeri dışına çıkmış, her yanı gacırdayan bir kanepe.. Çöpten mi getirmiş babam, yoksa evden taşınanlar mı bırakmış bilemiyorum. Burası ayrı bir tahtakurusu mekanıydı sanki; belli sakinleri olan, aydınlıkta kanepenin içini, karanlıkta dışını kullanan…Işığı söndürdüğümüz an, sürüyle gelirlerdi üzerimize. Gün ışıyıncaya kadar canımıza okurlardı.

“Hep o evde mi yaşadınız?”

“Hayır… Kışın memlekete gider, yazın gelirdik İstanbul’a. Her geldiğimizde Tophane’de bir başka yer tutardık kiralık. Evlerin her odasına bir aile yerleşirdi. Beş altı kişi.. bazen daha da fazlası… Duvarlardaki yıkıklar, delik gedik.. tenekeyle, mukavvayla, bazen kontrplakla kapatılmıştı.Bitişikte bir aile vardı. Adam Arap, karısı Türk. Araplığı kalmamış artık adamın. Yılların Tophanelisi olmuş. Esrar içermiş. Makul biri gibi dururdu çoğu zaman. Ama esrar krizine girdi miydi demirle döverdi karısını da çocuklarını da.. Anam söyledi bir gün. Gözüne perde inmiş, kör olmuş karısı. Onu kör haliyle bir kez gördüm. Bir yakını kolundan tutmuş, merdivenlerden indiriyordu. Ne kadar masumdu yüzü. O kadar dayaklı yaşamdan sonra, şimdi de kör olarak devam edecekti hayatına.

“Arkadaşlarınız var mıydı?”

“Yoktu. Hiç arkadaşım olmadı benim. Hep kaçtım arkadaşlıklardan. Yaşadığım yere uğramak isterler, sonra da beni ve ailemi dışlarlar diye korktum. Ayrıca okuldan arta kalan zamanlarda hep çalışmak zorundaydım. Arkadaşlarla boşa geçirecek zamanım yoktu.

“Bugünlük bu kadar. İlaçları kullanmaya devam… Haber verdiklerinde gelirsiniz, kaldığımız yerden devam ederiz.”

***

Binali caddeye çıktığında buz gibi terlemişti. Otobüs durağına doğru yürürken, hastanenin önündeki geniş kaldırıma tezgah açmış işportacılara baktı göz ucuyla. Onların da bir öyküleri vardı mutlaka. Yıkık dökük evlerde bekleyenleri.. Lisede, üniversitede okuyan çocukları.. Şimdi tıpkı kendisinin olduğu gibi, ileride işsiz ordusuna katılacak olan diplomalı kader kurbanları…

,İşin kötüsü, hayat arkadaşını da kendine benzetmişti sonunda. Artık o da otobüs duraklarının üç metre ötesinde otobüs bekler olmuştu. Bir cangıldan ötekine, ikisi birlikte kaçıyorlardı artık.

 

...

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

4.060 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.