Anasayfa Anasayfa

yatılı okul yılları-3


Zelin Artuğ

O sabah, aceleyle giyinip aşağıya indik. Kapının önünde kuyu vardı. Birinin kuyudan su çekmesi gerekiyordu. Hepimiz birbirimizin yüzüne bakıyor, hiç birimiz cesaret edemiyorduk. Gönül, “Ben çekerim!” dedi. Sessizce izledik onu. İpe bağlı kovayı kuyuya indirdi, çıkrığın koluna asıldı, ip, kovanın bağlı olduğu silindire dolanmaya başladı ve kova yavaş yavaş yukarı çıktı. Gönül, büyük bir zafer kazanmış edasıyla, kovayı sapından tutup dışarı çıkardı, taşlığa koydu.  Hepimiz kuyuya eğilip baktık.

Ürkütücü bir siyahlık vardı kuyunun suyunda. Geri çekilip, kuyunun tahta kapağını örttük. Gönül, bakır maşrapayla su döktü bize. Hepimiz sırayla elimizi yüzümüzü yıkadık. Buz gibi sudan elimiz yüzümüz kıpkırmızı olmuştu. Sabunlu su, irili ufaklı döşenmiş taşların arasından  kıvrılarak bahçeyi geçiyor, yol kıyısındaki hendeğin içine akıyordu… Titreşerek eve girdik.

Köy okulundaki ilk günümüz, yalnızca ders dinleyerek geçti. Öğrenciler birleştirilmiş sınıflardaydılar. Birinci, ikinci ve üçüncü sınıfların öğretmeni, okulun da müdürü olan Mustafa öğretmendi. Dörtlerle beşlerinki de Nezahat öğretmen.. Daha sonraki günlerde Nezahat öğretmen, evdeki henüz altı aylık bebeğini bahane edecek, bu sınıfların öğretmenliğini tamamen bize bırakacaktı. Görevini bırakıp eve gitmesi yasaktı aslında.. Ama köylerde kimin umurundaydı ki böyle yasaklar? Mustafa öğretmen, idare ediyordu onu…

Birinci sınıfa sayı saymayı öğretiyordu Mustafa öğretmen. Sınıfa dağılıp, öğrencilerin yanına oturmuştuk. Tahtanın önündeki neredeyse boyları kadar büyük abaküsün yanına geliyorlar, büyük bir ciddiyetle birer birer…. ikişer ikişer  yüze kadar sayıyorlardı.  Bazıları da sayıları şaşırıyor, yutkunarak, bazen kafalarını kaşıyıp, bazen tavanda yanıt arayarak bozuk plak gibi takıldıkları sayıyı yineleyip duruyorlardı. Fısıldayarak kopya veriyorduk onlara. En önde oturan çalışkanlar bu işe fena bozuluyorlar, arkalarına dönüp kopya veren ablaya ters ters bakıyorlardı.

Öğleden sonraları okula gitmiyor, evde haftalık ve günlük planlar hazırlıyorduk. Ev işlerini de programlayıp paylaşmıştık. Bulaşık, yemek ve temizlik işleri sıraya konmuştu. Bulaşık yıkamak değil de.. buz gibi kuyu suyuyla bulaşıkları durulamak olmasaydı, kimsenin işlerden yakınmak aklına gelmezdi.

Rüksan bulaşık yıkamayı seviyor, pilav yapmaktan nefret ediyordu. Kimse onun yaptığı lapa gibi pilavı yemek istemiyordu zaten. Aramızda bir anlaşma yaptık. Kağıt üzerinde, programlandığı şekilde görünse bile, pilav sırası geldiğinde onun yerine ben pilav yapacaktım, o da benim yerime bulaşık yıkayacaktı. Bu anlaşma çok işime yaradı. Pilavlarım beğenilince, bir iki işimi daha satmış oldum.

Filiz, odayı süpürecek, ben pilav yapacağım… Müjgan sobayı temizleyip yakacak, ben pilav yapacağım… Gönül benim önlüğümü ütüleyecek, ben pilav yapacağım.

Köyde üçüncü ya da dördüncü günümüzdü. Alışmaya.. hatta sevmeye başlamıştık köy yaşamını.. Okuldan gelmiş, öğle yemeğimizi yemiş, günlük işlerimizi yoluna koymuş, ertesi günkü ders planlarımızı yapmaya hazırlanıyorduk ki kapının önünde cipin sesini duyduk.

Okul Müdürü, Eğitim Şefi, Müdür Yardımcısı (Kütük) ve Afife hanım indiler cipten. Evet.. Kütük derdik Müdür Yardımcısına. Baş Muavin, Kütük! Kütük gibi bir adamdı.. Çam yarması gibi..

Oturdular bizim “kerevet”e, misafircilik oynuyoruz. Hal hatır sorma, teşekkür  faslı bitince eleştiriler gelecek, biliyoruz.. sonra sırayla vaaz  edecekler. Kütük ilk eleştiriyi yaptı.

“Siz nasıl ev sahibesisiniz böyle? Bize kahve ikram etmek yok mu? Karda kışta, o kadar yoldan bir ihtiyacınız var mı diye sormaya geldik..” dedi.

Arkadaşlarıma “ben yaparım” diye bir işaret çakıp, hemen dışarı fırladım. Amaç kahve yapmak değil, içerdeki “büyük gözaltı”dan kurtulup biraz temiz hava almak! Arkamdan Fatma Şen de fırladı.

“Sen niye geldin? Kahveleri ben yapacağım..” dedim.

“İyi ya, ben de götürürüm işte içeri..” dedi.

“Tamam.. sen götür! Ben bayılmıyorum zaten kahve ikram etmeye..” diye fısıldadım.

Fatma Şen eliyle ağzını kapatıp, kıs kıs güldü..
“Yalnızca o kadar değil.. Önemli bir işim daha var benim..” dedi.

“Neymiş o? Kahvelerin yanında şeker de mi ikram edeceksin onlara?”

“Yok, dedi.. Kütük’ün kahvesine tüküreceğim. ”

“Ciddi misin? “ diye sordum.

“İzle ve gör!” dedi..

O anda bir gülme krizine tutulduk. Gülerken, cezveyi elimde sallayıp, kahveyi taşırdım ocağa.. Kahveleri fincanlara doldurdum. Fincanları tepsiye yerleştirme işini Fatma Şen’e bıraktım.

Kahvelerin üçünü öne yerleştirdi. Birini eline aldı, ağzına yaklaştırdı, vaz geçti sonra tükürmekten… Şaka yapmıştı besbelli…

“Neyse.. acıdım bu seferlik!” dedi, fincanı öteki fincanların arkasına koydu, tepsiyi eline aldı.

Ben önden yürüyüp ona odanın kapısını açtım. Büyük bir ciddiyetle “konuklarımız”a kahvelerini ikram etti. Son kalan arkadaki fincanı da “Kütük” aldı tepsiden. En önce de o götürdü fincanı ağzına. Höpürdeterek bir yudum içti, “Oh! Elinize sağlık çocuklar, kahve güzel olmuş!” dedi.

“Ocağa bir bakayım, kapamış mıyım?” dedim ve dışarı kaçtım. Gözümden yaş gelinceye kadar güldüm dışarıda.

Konuklarımız son vaazlarını da verip gidince, olup bitenleri bizim kızlara anlattık. O akşam, belki de en neşeli olduğumuz akşamdı. Denetimi kazasız belasız atlatmış, Kütük’ten hıncımızı hayali de olsa almış, biraz da eğlenmiştik.

Dışarıda rüzgar, bahçedeki ağaç dallarının arasında ıslık çalıyor, incecik camlarımıza kar serpiştiriyordu. İkide birde odadan çıkmamak için, girişteki sahanlığa yığılı odunlardan bir kucak getirip, sobanın yakınına serdiğimiz gazetenin üstüne koyuyorduk. Çünkü kapıyı her açışımızda buz gibi oluyordu oda.

Üst katta da zaten birbirine bitişik gibi duran yataklarımızı daha da birleştirmiş, on kız, birbirimizin sıcaklığıyla ısınıyorduk.

Çileli günlerimizi komik olaylar icat ederek yaşanabilir hale getirmeye çalışıyorduk. Artık okulu özlemeyi de bırakmış, evlerimizi.. annemizin yaptığı sıcak çorbaları özlemeye başlamıştık. En çok da kış günlerinin lüks yemeği, lahana sarmasını…

Acımasız hayat, bize dişlerini göstererek, peşimiz sıra bizleri izliyordu.

Bu anlattıklarımın üzerinden tam 46 yıl geçmiş!…  Koca bir ömür neredeyse… Ne mutlu ki, dostlar yavaş yavaş bir araya gelmekte… Staj arkadaşlarımdan Gönül, Müjgan, Mualla, Fatma, Filiz, Halime, Zeliha, Zuhal, Rüksan… ve ben mütevazı masamızda yemek yerken çekilmiş fotoğrafımıza bakıyorum da… sanki her şey dün gibi!…

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

1.773 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (6 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.