Anasayfa Anasayfa

masal evi


Zelin Artuğ

 

İnsanlar pek severler böyle tabloları. Topluluğa açık yerlerde, özellikle de restoran ve kafelerde, ya da büyük yapı marketlerin yağlıboya tablo satılan bölümlerde bu türden tablolara sıkça rastlarız.

Ben, başımı çevirip pek bakmam bu tablolara. Ne bakacağım?… Al birini vur ötekine. Hepsi de birbirinin aynı neredeyse. Pamuk Prenses ve yedi cücelerin evi! Uzaklarda çamlıbeller, şırıl da şırıl akan bir derecik ve romantik bir ortaçağ köprüsü.

Beyaz atlı şövalyesini  bekleyen Uyuyan Güzel de “Uyusun da büyüsün maşallah” diyerek getirilmiş olabilir bu eve sırma işlemeli yatak örtüleriyle birlikte.

Bir de boyadan tasarruf ederler böyle tablolarda. Ellerinde boya kalmadı mı, kiremit renginin hakim olduğu, eflatunun, yeşilin ya da kahverenginin hakim olduğu tablolar yaparlar. Boya pahalı tabi. Bir de satıp ekmek parası kazanmak için tablo yapıyorsanız, olabildiğince azaltacaksınız renkleri paletenizde.

Ayşegül yolladı bu resmi bana. Bugün… Nasıl da yorgun hissediyordum kendimi bilgisayar başında… Ellerim klavyede, gözüm ekranda ama, bıraksalar olduğum yerde, ayakta uyuyacağım. Bu bilgisayar başında uyuma işi birkaç kez geldi başıma. Öyle ki yazdığım sözcüğe ssssssss… ya da mmm eklemişim, haberim yok. “s” eklemem, kaydet komutu ctrl+s olduğu için olmalı. Uyku başıma vurmuş ya, ctrl’yi atmışım Nuri’ye (bizim mahallenin has köpeği) s ile devam ediyorum. İyi de bu sıradağlar gibi “m”ler de nereden çıktı böyle? Hmmm… bendeniz malumunuz, dinozorlar çağından kaldığım için “f” klavye kullanmaktayım. “s”nin hemen üst çaprazındaki harf ne, bilin bakalım ? Ondan kolay ne var ? Tabi ki “m”.

İşte böyle…! “Uyku tam da zalim tokmağını balyoz gibi indirmişken kafama”, (William Shakekespeare, Jules Sezar) Ayşegül Çöl, bu yukarıdaki fotoğrafı yolladı bana. Tam da sıcaktan ve uykusuzluktan mayışmışken, ilaç gibi geldi bu “Şirinler” evi bana. Yok…onlarınki mantardandı! Bu, bizim mahalledeki Pamuk Prenses’in evi. Kimin evi olursa olsun, benim evle bir işim yok. Şuracıkta şırıl şırıl akan suya kafamı bir daldırdım mı açılırım. Kalktım bilgisayarın başından, parmak arası lacivert terliklerimi çıkardım, yavaş yavaş yürüdüm şırıltılı dereye doğru. İlkin, ayak parmağımın ucunu daldırdım suya. Brrrrrr! Buz gibymiş su. Mutlaka şu ilerdeki çamlıbelde bir kaynak vardır; oradan geliyordur bu derenin suyu. Eğildim, avcuma su doldurdum, şöyle bir çarptım suratıma! Brrrrr… burnum dondu. Uykum da açıldı tabi. Başımı kaldırıp eve doğru baktım. Artık inanmasak da çocukluğumuzun masallarını tamamen unutamayız, değil mi ? Bakarsınız, Pamuk Prensesi görürüm pencerede.

O da ne ! Biri var orada. Pencerenin arkasında biri var. Kalbim hızla çarpmaya başladı. Şaka maka biri pencereyi mi açıyor, ne? Evet…Pencere açıldı. Elimi alnıma siper edip dikkatle baktım. Evet, bir prenses…Gençlik arkadaşım Ayşegül, yani o yılların spor salonlarının prensesi göründü pencerede. Seslendi:

-Gel hadi, çay demledim. Çayımızı içelim, sonra çamlıbele doğru yürüyüşe çıkarız.

Çamlıbele doğru yürüyüş.. hem de yokuş yukarı.. hem de ben..! Yahu şu sporcular hiç yaşlanmazlar mı? Bir kano da mı yoktur şu evin garajında ? Binsek bir kanoya, suyun akışına bıraksak kanoyu… İyi de ya bir şelaleye çıkıyorsa bu derenin sonu ? Şelaleden aşağı uçmak da var…Hem de kanoyla birlikte… Ayşegül’e seslendim:

-Geliyorum! Sepet de alalım yanımıza. Belki mantar toplarız.

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

4.414 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (11 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.