Anasayfa Anasayfa

Sayfa 2 / 2«12

Temmuz 2008 için Arşiv

‘umut için senfoni’ dinliyorum


Zelin Artuğ

Uğur Kökden’in denemeleri , çoğu kez çetin bir yolculuktur okur için. Denemeleri okurken tıpkı bir senfoni dinler gibi uyumlu sesler alırsınız. Denemelerin yazarı, çağının tanığı değil, “sanığı” gibi davranma yürekliliğini göstermiş. Okur da aynı duyarlılıkla tanıklık edince çağına, umudun fısıltısı giderek çok sesliliğe, bir senfoniye dönüşüyor.

Denemeler -belki de rastlantıdır – Kafka ile başlayıp, Kafka ile bitmiş. Kafka ile benzerliği var yazarın. O da Kafka gibi, “yargılanan ve izleyen biri” günümüz dünyasında. Ülke insanının nabzını bütün dünya ülkelerinin halklarının nabzıyla birlikte yakalayan bir “sanık doktor.” İzlenirken bile izleyen bir halk adamı…

Yazının tamamını okuyun »

önce insan olmak


Zelin Artuğ

Eski sandıkları karıştırmak, anılara doğru şöyle bir yolculuk yapmak güzeldir. O tavan aralı eski evler yok artık! Yine de dolaplar var eski anıların tıkıştırıldığı… Dolapların içinde karton kutular var. Kutularda eski dergiler, eski yazıların yer aldığı eski dosyalar var. Tıpkı sahaf dükkanları gibi kokan dolap rafları… Sararmış, kıyısından köşesinden yırtılmış dergiler… Onları buldum bugün. Nedense o yırtılmış dergilerin kıyısında köşesinde kalmış yazılarımın bazılarını bloğuma taşımak geldi içimden. Eski bir pikapta eski bir 45′liği dostlarına dinletmek gibi bir duygu ile… Düşünsenize, eski bir plak dönüyor, bir 45′lik… Sizi alıp uzaklara, çocukluk, ilk gençlik aşkınıza götürüyor. Ne oluyor götürüyor da ? Ne geçiyor elinize ? Treni kaçırmışsınız bir kere ! Olsun, yine de o şarkıyı dinlemekten tad alıyorsunuz değil mi ? O dergi yazıları da böyle bir duygu verir bana. İlk gençlik aşklarım onlar benim. Belli bir sıraya koymadım  yazılarımı. Rastgele seçtim. İlkin 1988 yılında  Varlık Dergisi’nde yayımlanan bir yazı: önce insan olmak (Sayı:966/s:4)

Yazının tamamını okuyun »

numarasız gözlük ve analar


Zelin Artuğ

1847-1912 yılları arasında yaşamış edebiyatın hiciv ustası Şair Eşref’i, ayrıca Neyzen Tevfik’in de hocası olarak tanıyoruz. ”Eskiden adı İstibdattı, söyletmeden ağlatırlardı adamın anasını; şimdi adı oldu hürriyet, hem söyletirler, hem ağlatırlar adamın anasını…”diye aklında kalanları yazıyor. Zeytinyağlı fasulye pişirecektim ne güzel… Şair Eşref’le ilgili ne kadar bilgi varsa döktüm ortaya. Daldım yine bir deryaya… Bir de poyraz çıktı mı sana ! Dalgalar açığa açığa vurur insanı poyrazda. Ne yapalım, karpuz ekmek peynir yeriz bugün de… Yaz sıcaklarında böylesi daha iyi.

Vakt-i istibdatta söz söylemek memnu idi,

Ağlatırdı ağzını açsan hükümet ananı

Devr-i hürriyetteyiz şimdi değişti kaide

Söyletirler evvela….sonra (…)

İşte böyle devam ediyor dörtlük. Nasıl ? Anlamadım. Neden üç noktalarla devam ettiğimi mi soruyorsun ? Nedeni ortada. O gün bugündür, anaların başı hiç dertten kurtulamadı, anaların dramı devam ediyor, o yüzden tamamlamadım dizeyi. Ama şimdikiler tövbe estağfurullahçı ya, vatandaşa “ananı da al git lan!” diyerek lütufta (!)  bulunuyorlar. Bu toplumda onyıllardır anaların bağrı yanık, analar bağırlarına taş basıyorlar. Analar evlatları için yaşıyor, evlatları için kendi hayatlarını hiçe sayıyorlar. Ama sistemin şakşakçıları, anaya daha bebesini kucağına almadan saygısızlık etmeye, ananın omuzlarına kaldıramayacağı kadar yük bindirmeye başlıyor. Anaların bağrı yanık !

Şair Eşref’le ilgili bir anı okudum.  Sormuşlar ustaya: “Neden o zehirli taşlamalarında çoğunlukla isim kullanmıyorsun ? Kimin için yazıyorsun, belli değil ! Neden böyle davranıyorsun ?” Usta şöyle yanıtlamış:

“Neden olacak ? Bütün alçaklara uygulanıp, numarasız gözlük gibi kullanılsın diye! ”

Bence çok haklıydı usta. Biri bir laf ediyor, hurra bütün eleştiri okları münasebetsiz olduğu düşünülen kişiye yöneliyor. İyi de bu okları böyle çarçur etmek doğru mu ?  Ya ıskalarsanız ? Ya ok bumerang gibi gittiği yerden geri döner sizi alnınızdan mıhlarsa ! Toplayacaksın bütün münasebetsizleri bir alana. Savuracaksın eleştiri oklarını ! Hani bir söz var: “İyilik et, at denize, balık bilmezse Halik bilir.” Eee sen de savur eleştiri oklarını gökyüzüne, “alçaklar” üstüne almasa da HALK anlar.

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

vedat günyol, ‘yazarların cumhurbaşkanı’


Zelin Artuğ

 

Yıl 1988. Çeşitli edebiyat dergilerine aboneyim. Postadan dergilerimi aldığımda bambaşka bir dünyanın kapıları açılıyor; yazın  dünyasının birbirinden renkli , birbirinden güzel sokaklarında uzun yürüyüşlere çıkıyorum. Bu gezilerde sık sık bir güzel insana, damarlarından insan sevgisi akan bir ihtiyar delikanlıya, Vedat Günyol hocama rastlıyorum. Okudukça öyle yakınımdan geçiyor ki, iki adım daha atsam yetişeceğim sanki. Ona ulaşmak hiç de zor değil. Büyüklüğü de buradan geliyor zaten. O, tam bir halk adamı, halkın aydını.

Yazının tamamını okuyun »

mavi dolap


Zelin Artuğ

Kendine dolap yaptı. Hem de mavi. Üstelik, bir de kilit taktı kapısına. Kimbilir ne ilginç şeyler koyacak dolabın içine. Ben göremeyeceğim tabi. Gökhan abim ne zamandır bu dolabı hayal ediyordu. Muhtemelen dün akşam o yüzden girdi tuvalete ve bir saat çıkmadı dışarı. Çünkü tuvalette kimsenin kendisini rahatsız etmediğini, tuvaletin çok özgür bir ortam olduğunu ve orada en hayatî projelerini düşünebildiğini söylemişti bir keresinde. Bu kez de öyle oldu sanırım. O mavi dolabın ilk tasarımı, ardından da projesi tuvalette şekillendi. Yazının tamamını okuyun »

velî deliler


Zelin Artuğ

Bir devadır dedin zehir tattırdın

Gençliğin okunu boşa attırdın

Körlerin yurdunda ayna sattırdın

Çıkmaz sokaklara daldırdın felek

 

Uyuşmadı gönlüm mert ile zenle

Ne bir iş bilenle, ne boş gezenle

Hicran köşesinde bozuk düzenle

Neyzen’e her telden çaldırdın felek

 

Neyzen’e sormuşlar: “Üstad, çalarken mi neşelenirsin, yoksa neşeli olduğun zamanlarda mı çalarsın?” O sıralarda Maliye Bakanı hakkında yolsuzluk dedikoduları dolaşıyormuş ortada. Neyzen soruyu şöyle yanıtlamış: “Maliye Vekili değilim ki çalarken zevk alayım.”

Yazının tamamını okuyun »

tharıkof ane


Zelin Artuğ

Fotoğrafta görünenler, suda yüzen tepsiler değil. Singapur’daki bir botanik bahçesinde bulunan yapraklar. Bunların üzerinde beş yaşındaki bir çocuk batmadan durabilirmiş. Şimdi çocuk olmak vardı. Bu yapraklara binip Alice’in harikalar ülkesine doğru yola çıkmak… Bu fotofrafı bir başka dev yapraklı bitkiyi ararken buldum. Tharıkof adında bir bitkiyi arıyordum nette, bu tepsi görünümlü yapraklar çıktı karşıma. Muzaffer arkadaşımdan duydum o bitkinin adını. “Çerkes söylencelerinde Tharıkof Ane diye bir deyim geçer, ne olduğunu bilmez, merak ederdim…” diye anlattı.

Yazının tamamını okuyun »