Anasayfa Anasayfa

eskiler alırım


Zelin Artuğ

Bu bir gaz ocağı. Kimbilir hangi kadının elinin altında bir ocaktı bu ? Kimbilir elinde bir huni, kaç kez gaz koymuştur ocağın haznesine. Üstteki küçük havuzcuğa kimbilir kaç kez ispirto döküp, ispirtoya kibrit alevi tutmuştur? Bu ocağın üstünde kaç kez un helvası kavurup, zeytinyağlı yaprak sarması pişirmiştir ? Gece yarısı sıcacık yatağından kalkıp, kaç çocuğa bebek maması ısıtmıştır ? Bu gaz ocağı, benim kuşağımdaki insanların analarının, teyzelerinin, halalarının mutfakta en büyük yardımcısı, bazen dert ortağı, bazen de can yoldaşıydı. Bu ocaklarla büyüttüler bizi; sabahları bizi okula uğurlamadan önce, bu ocaklarda yaptılar çayımızı.

Mutfakta, tezgahın üzerinde dururdu bu ocak. Patlar, diyerek korkutmuşlardı bizi, ateşle oynayıp yangın çıkarmayalım diye. Bu yüzden, mutfağa gittiğimde, biraz açıktan dolaşırdım. Büyüdükçe o kadar da korkulacak bir gereç olmadığını anladım. Annem hâlâ izin vermiyordu ocağı yakmama. Oysa ben de onun gibi ocağın küçük havuzcuğuna ispirto döküp, ispirtoya kibrit alevi tutmak, ocağı pompalamak, bununla da yetinmeyip üstünde yemek pişirmek istiyordum.

Bir gün, evde kimsecikler yokken bu dediklerimin hepsini yaptım. Bir yandan da korku dağları aşıyor tabi. Bu yüzden, bir de suç ortağı gerekiyordu. Komşu kızı Hamiyet ! İkimiz bir olduk, yoğurt tatlısı yaptık. Tatlıları yağda kızarttık. Sonrasını anlatmayı gereksiz buluyorum. Çünkü hikayenin devamında pek de övünülecek bir durum yok. Hatta hikayenin sonlarına doğru, biraz da gerilim yükseliyor diyebilirim. Hiç ısrar etmeyin, anlatmayacağım bunu. Çünkü bu konuyu çok uzatmak istemiyorum; çünkü sırada Körting marka radyo var. Hani şu çatıya saklanan aşk gibi olan eski radyolardan biri !

Bu radyo ne zamandan beri bizim evdeydi, hiç bilmiyorum. ,Ben dünyayı algılayıp tanımaya başladığımda evdeydi. Belki de bu dünyanın en müthiş icadıydı bu radyo. Küçük ve tombul parmaklarımı radyonun kumaş kaplı alanında dolaştırdığımda, ortadaki hoparlör boşluğundan bir ılık hava yayılırdı elime. Esnek ve delikli kumaşa kulağımı dayadığımda kulağıma daha net sesler geldiğini fark etmiştim. Bu oyunu sıkça oynuyordum. Ben o boşluktan gelen sesleri duyduğuma göre, o sesler kimden çıkıyorsa, onlar da beni duyuyor olmalıydılar. Birkaç kez ağzımı dayayıp bağırdım onlara. Umursamadılar bile. Şarkılarına, türkülerine, konuşmalarına devam ettiler. Kibrit kadar olmalıydı boyları. Nasıl da görmek istiyordum onları !

Bir gün annem, üzerine o radyoyu koyduğu büfeyi öne çekti. Büfenin altını süpürecekti. Arkaya dolandım. Evet…Onları görebilmenin bir yolu vardı. Radyonun arkasında yuvarlacık küçük delikler… Mercimek büyüklüğünde…Işık sızıyor içlerinden. Çok heyecanlandım.

Sütçü geldi kapıya. Annem arada bir süt alır, yoğurdu kendi mayalardı. Süpürgeyi bıraktı elinden, süt almaya gitti. Titiz kadın…Önce ellerini yıkayacak, sonra sütçüye tencere götürecek. İşi uzun yani. İte kaka bir sandalye çektim hemen büfenin yanına.  Çıktım sandalyenin tepesine, uzattım kafamı baktım o deliklerden içeri. Bangır bangır şarkı söyleyen kadın kayıp ! Şarkı var, kadın yok! Ee düş kırıklığı tabi. Düşe kalka büyürmüş ya çocuklar; bizler hem düşe kalka, hem de düşleri kırıla kırıla büyüdük. Büyüdükçe, masallara düşman olduk. Aslında iyilik perisi diye birinin olmadığını öğrendik. Sihirli değnek de yoktu, iyiliklere karşılık da ! Atasözündeki gibi koca öküz de iyiydi, ama bıçağın altında da hep o oluyordu.

Ama yine de çocukluk çok büyük ve çok güzel bir ülke ! Ben ara sıra düşlerimde o güzel ülkeye gidiyorum. Her gidişimde oraya ait olan bir şeyler götürüyorum. Bugün de şu eski gaz ocağıyla şu eski radyoyu götürdüm. Yok mu başka bir şey ? Eskiler alıyorum.

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

5.762 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (8 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.