Anasayfa Anasayfa

Sayfa 1 / 2812345»...Son »

Fidayda da Angaralım Fidayda


Zelin Artuğ

Nail, üniversiteyi nasıl kazandığına en çok kendisi şaşırdı. Pek o kadar parlak bir öğrenci değildi. Oldum olası ders çalışmayı sevmezdi. Okuldan eve gelir gelmez kravatını çıkarır, çantasını bir köşeye atar, bir alt sokakta oturan büyük dayısının evine, dayıoğlu Dede’nin yanına koşardı.

Giriş kapıları farklı sokaklarda olsa da kuzenlerin bahçeleri birbirine bitişikti. Aradaki tahta çitte bir kapı açmışlar, birbirlerinin bahçesine kestirme yollardan girip çıkıyorlardı. Nail’in büyük dayısının marangoz atölyesi vardı. Dayısı, atölyedeki işlerden artmış tahta ve çıtalardan bahçeye çok güzel bir çardak yapmış; yengesi de çardağın direkleri dibine üzüm asması dikmişti. Mayıs ayı gelip çatınca, gelin görümce bir araya gelir, asmanın uç yapraklarından toplayıp, birlikte hazırlayıp tuzladıkları yaprakları küplere basarlardı. Çardak sohbetlerinde masaya konulan yaprak sarmalarının tadına doyum olmazdı.

Yazının tamamını okuyun »

Asgari ücretten emekli


Zelin Artuğ

Bekir, başında gece takkesi, iki kolu yorganın dışında, sırtüstü, dümdüz, upuzun yatıyordu. Bekir, yatakta hep dümdüz yatardı. Hasta olunca bile hiç sağına soluna dönmez, iki kolu yorganın dışında, ayaklarını dümdüz uzatır, öyle yatardı.

O gece annesini gördü rüyasında. Ona bir tas tarhana çorbası uzatıyor, “İç bunu! İçini ısıtır, iyice doyur karnını!” diyordu. Sonra başka karışık rüyalar… Sabah gözünü açtığında, bir tek annesiyle ilgili olan kalmıştı aklında.

Doğduğunda annesi ona “müjde getiren” anlamında Beşir adını vermek istemiş; babası karşı çıkmış, ona kendi babasının adını vermekte diretmişti. Büyüyünceye kadar kimse adının anlamını söylememişti Bekir’e. Anadolu’da birçoklarının âdeti üzre ona da dedesinin adını vermişlerdi işte!

Okulda, Türkçe Öğretmeni “Herkes adının anlamını öğrenip defterine yazsın! Size ödev!” deyince, Bekir de sözlüklerden adının anlamını araştırıp bulmuştu: ‘Sabahları erken kalkmayı alışkanlık edinen, çalışkan ve cömert kimse!’

Yazının tamamını okuyun »

Ağaçlar da ölür


Zelin Artuğ

Gün batımı… Güneş, ışıklı saçaklı şalına sarındı, toparlanıp çekildi dünyanın öteki yanına. Gündüz ortalıkta çınlayan sesler, uzaklara dağılıp usul usul kayboldu. Ağaçların yaprakları arasında dolanan rüzgârın hışırtısı, akşam serinliğinde telaşlı bir uğultuya dönüştü.

İnsanlar evlerine, hayvanlar yuvalarına çekilmeye başladılar. Sokaklar giderek boşaldı. İnsanları evlerine, hayvanları yuvalarına çekilmeye zorlayan, yalnızca aşırı sıcak ya da soğuklar değil, ayrıca sinsi, kurnaz bilinmezliklerdi. En çok da karanlıklar çoğaltıyordu bu bilinmezlikleri. Hırsızlıklar, soygunlar, saldırılar, hatta cinayetler için karanlıklar, biçilmez kaftandı. En tatsız olaylar geceleri oluyordu. Canlılar için bir tür korunma içgüdüsüydü bir barınağa çekilmek. Hatta insan, daima karanlıkta ışık yakma gereği duymuştu. Elektriğin olmadığı dönemlerde çıra, kandil, mum, fener… ne bulursa karanlığı aydınlatacak, ondan yararlanmıştı. Yalnızca ağaçlar karanlığa çare aramadı. Gün akşama dönerken, yalnızca hüzünler çoğalttılar; dalları, yaprakları arasında…

Yazının tamamını okuyun »

Bakkal Niyazi’s market


Zelin Artuğ

Kasabadaki bakkallar birer ikişer kapandı, yerlerini büyük marketler aldı. Bakkala girdiklerinde hiçbir şeye dokunamayan insanlar, artık marketlerde canının istediği her şeyi, canının istediği kadar elleyebiliyorlar.

Kırsalda oturanlar, liberal uygulamalarla yoksullaştıkça büyük kentlere akın ettiler. Kentler, enine büyümekle kalmadı, boyuna büyümeye de başladı. Kentlerin dokusu, fiziği, kimyası, coğrafyası hepten değişti. Bu değişim, ilçelere de sirayet etti.

Yine de kıyıda köşede belli müşterisi olan, elinden geldiğince raflarında çeşit bulunduran, mahalle bakkalından küçük bir markete terfi etmiş ticarethanelere rastlamak olası. Bunlardan biri de bakkal Niyazi’nin marketi…

Yazının tamamını okuyun »

Kuyruk


Zelin Artuğ

Hava soğuk. Gökyüzü buz mavisi… Yaprak kıpırdamıyor derken, çam ağacının suskun yaprakları hafiften kımıldadı. Görünmeyen bir el yaprakları yelpaze gibi salladı sanki. Havada kar kokusu var.

Televizyonda, ucu başı belli olmasa da şimdilik yöneldiği yer belli olan ekmek kuyruğu… Belediyenin Halk Ekmek büfesi… Kuyrukta bekleyenlerin bazıları ikili, üçlü sohbet edip zamanı kısaltmaya çalışsalar da; çoğu suskun, çoğu karamsar! Bir an önce sıranın kendilerine gelmesi ve taze de olsa, epeyce beklediği için soğumuş ekmeklerden bir iki tane alıp, eve dönmek için sabırsızlanıyorlar.

Bazı coğrafyaların tarihlerinde halk, daima kuyruk olmaya mahkûm edilmiştir. Hastanelerde, yurt yemekhanelerinde, toplu taşıma araçlarını beklerken, bankalarda, devlet dairelerinde, her yerde! Bu coğrafyalarda halk, en çok da kendisini kuyruğa mahkûm edenlerin kuyruğudur. Onlar, halkı denize düşürdükçe; halk, onların kuyruğuna sarılır.

Yazının tamamını okuyun »

Köşedeki masa


Zelin Artuğ

İncecikten bir sulu kar yağıyor. Kar “Elif, Elif ”  diye tozumasa da “deli gönül abdal olmuş” anılarda gezip duruyor. Anılarımızda kalıp da bir daha hiç göremeyecek olduğumuz insanların her biri ölüdür bizim için; üstelik kimin önce öldüğü bilinmez. Her yeni tanışmada yeni canlar biriktirdiğimiz gibi, her unutmada yeni ölülerimiz olur.

Eskiden tanıyıp da yollarımızı çoktan ayırdığımız kişilerin öldüğünü duyduğumuz zaman belki de en çok biz üzülürüz. Onları bir daha görme olasılığını sonsuza dek yitirdiğimiz için mi, yoksa iki kez öldükleri için mi bilinmez. İki kez ölenlerin yası, tıpkı için için yanan bir ateş gibi içimize işleyip durur.

Yazının tamamını okuyun »

Aşağıya uçmak


Zelin Artuğ

Arif, üniversiteyi kazandığına sevinemedi. Babası onu okutabilmek için tarla satmıştı. Arif, dört erkek kardeşin en büyüğüydü. Bir de ablası vardı. Ablası, Kırıkkale’de bir sınıf öğretmeniyle evliydi. Yazları iki oğlunu da alıp, Çankırı’nın Oymaağaç köyündeki baba evine, harmana hasada yardıma gelirdi. Abla, ilkokuldan sonra okumamış, evleninceye kadar evde annesine yardımcı olmuştu. Ama kardeşleri okuyacaktı. Babaları gibi sıkıntı çekmeyecekti onlar.

Baba, tarlayı satmaya karar verince Arif’i bir köşeye çekmiş, gelecekle ilgili planlarını açıklamıştı. Arif okulu bitirip bir meslek kazanacak, kardeşlerinin okumasında babasına yardımcı olacaktı.

En küçük kardeşleri altı yaşındaydı daha. Demek ki; Arif’i zor yıllar bekliyordu. Hayata üç sıfır yenik başlayacaktı. On sekiz yaşında bir genç için ağır bir yüktü bu. Ama üniversiteye gidebilmesinin tek koşulu buydu.

Yazının tamamını okuyun »

Hüsmen Aga’nın oyunu


Zelin Artuğ

Hüsmen Aga, değirmene giden yolun kıyısına oturmuş, elindeki çubukla toprağı eşeleyip duruyor, köyde kalmakla kente göçmek arasında bir türlü karar veremiyordu. Mürvet de istiyordu kente göçmelerini. Ne zaman köyden birilerinin çocuğu olduğunu duysa kendi kaderine küsüyor, Hüsmen’le çocuk sahibi olamamalarının üzüntüsü katlanıyordu. Onun bu durumu, Hüsmen’i de çok etkiliyordu. Başlangıçta, çocuk sahibi olmak için doktorlara epeyce para döktülerse de sonunda vazgeçip kaderlerine razı oldular.

Hüsmen, Babaeski’nin bir köyünde, eğlenceli bir evde doğmuştu. Çocukluğu çayda bayırda koşup oynamakla; gençliği ailesine tarlada hasatta yardım etmekle geçti. Çok çalışkandı. Çalışkanlığını dedesi Üzeyir’den almış derlerdi.

Yazının tamamını okuyun »

Koltuk arkadaşı


Zelin Artuğ

Sedat, Ankara’da bir özel okulda Türkçe Öğretmeniydi. Otuzlu yaşlarda, sarışın, mavi gözlü, ince uzun, bekâr bir delikanlıydı. Hiçbir zaman düzenli ödenmeyen öğretmen aylığıyla evlenmeyi, çoluk çocuğa karışmayı aklından bile geçirmiyordu. Biraz para biriktirebilirse Avustralya’ya gitmek niyetindeydi. Özel bir nedeni yoktu bunun. Nedenini soranlara verebileceği bir cevabı da yoktu. Bir defasında ısrarlı sorulardan kurtulmak için aklına geleni söyleyivermişti de sözleri çok tuhaf karşılanmıştı.

“Neden mi Avustralya? Hiçbir ülkeye kara sınırı yok da onun için! Avustralya olmasaydı, ya İngiltere olacaktı kafamda, ya Japonya…”

Soruyu soran, hiçbir şey anlamamış, bön bön bakmıştı Sedat’ın yüzüne. Başka soru sormamıştı. Yazının tamamını okuyun »

Aslan yürekli Recep


Zelin Artuğ

Sema, mutfağa girer girmez yaygarayı bastı.

“Kim tırtıkladı bu böreğin ucundan? Bari bıçakla kesip alsaydınız! Yerlere de kırık kıtık dökmüşsünüz!

Altı yaşındaki Metin’le, sekiz yaşındaki Çetin birbirlerini suçladılar. Metin küçüktü ama abisinden daha dişliydi.

“Abim tırtıklamıştır. Su içmeye girmişti mutfağa!”

“Hiç de değil! Ben börek falan görmedim bile masada!”

“Yalan söyleme bakalım! Gördüm ben seni! Mutfaktan çıkarken elinle ağzını kapamış, tıkınıyordun!”

Yazının tamamını okuyun »