Anasayfa Anasayfa

Sayfa 5 / 33« İlk...«34567»...Son »

Namus uğruna


Zelin Artuğ

“İnsanoğlu naziktir, ağır sözü kaldırmaz.

Eşek dersin kızar da, bin sırtına aldırmaz.” (Aziz Nesin)

 

Bizimki gibi ‘düşünme alışkanlığı edinmeden, yaşama alışkanlığı edinmiş’ toplumlarda, namus deyince akan sular durur. Düşünme alışkanlığı edinmeden yaşama alışkanlığı edinmiş olmak! ‘Yabancı’ romanının yazarı Albert Camus’nün sözüydü bu. Üzerine kitaplar yazılsa, değer!

Namus, şan, şeref… Ortaçağ dendi mi ilkin bu sözler geliyor aklıma. Kralların emrine amade şövalyeler arasında bu sözlerin önemi çok büyük! “Sen bana nasıl ‘kaşının üstünde gözün var’ dersin, alçak!” Hadi bakalım, kılıçlar çekilir, düelloya karar verilir.

Yazının tamamını okuyun »

Kuaför kalfası


Zelin Artuğ

Güler koşar adım bahçe kapısından çıktı. Yine geç kalmıştı. Ustası Semra kuaförden yine azar işitecekti. Ama serin bahar havası suratına çarptığında, yiyeceği zılgıtı unutuverdi. İçini nedenini tam bilmediği bir sevinç, bir coşku kapladı. On altı yaşına basalı bir hafta olmuştu. Büyümüş, olgunlaşmış bir genç kadın gibi hissetti kendini. İşe gidiyordu. Geç kalmış olmanın tasasını duyuyordu. İşini kaybetmekten korkuyordu. Ustasına vereceği cevabı düşünüyordu. Daha ne olsun? Büyümek, böyle bir şey değil miydi zaten? Annesinin babasına; babasının patronuna; öğrencinin öğretmenlerine hesap vermesi değil miydi?

Yazının tamamını okuyun »

Döngü


Zelin Artuğ

Oldum olası tez canlıdır şu doğa. Milyonlarca yıldır işlerini yoluna koyamamış.

Gündüz geceden, gece gündüzden; kış güzden, bahar kıştan, yaz bahardan, güz yazdan koşar adım kaçar.

Ya saatler? Bıkıp usanmadan dolap beygiri gibi, bir merkez çarkı çevresinde, akrebi kadran üzerinde ardından sürükleyen yelkovana ne demeli?

Canlılar bir başka âlem… Küçük balık kaçar, büyük balık kovalar! Tavşan kaçar, tazı kovalar! Dana kaçar, kasap kovalar! Seyyar kaçar, zabıta kovalar. Bitmez tükenmez bir kaçma kovalama sürer gider!

Yazının tamamını okuyun »

Pazarlık


Zelin Artuğ

Polis memuru Beytullah yıllık izindeydi. Bir süre sivil giyinecek, sokakta sıradan başkaları gibi dolaşacaktı. Adım atışları da değişecek miydi, bilmiyordu. Hiçbir fikri yoktu. İki yıldır hiç izin kullanmamıştı. Polis üniformasıyla yürürken adımlarını bir başka atıyordu sokakta.

Teksaslı şerif Reynaldo Beytullah kumarhane baskınında… Barmen, barın arkasından silahına davranıyor, Reynaldo Beytullah daha atik davranıp, raftaki viskileri birkaç kurşunla şangırt diye barmenin kafasına indiriyor. Soydukları bankanın parasını kumarhanede yemeye gelen iki serseriyi enselerinden tutup kodese atmaya götürürken Reynaldo Beytullah’ın sokakta yürümesi görülmeğe değer!

Yazının tamamını okuyun »

Yağmurdan kaçarken


Zelin Artuğ

Hilmi, İstanbul’un bir ilçesinde, İlçe Halk Kütüphanesinin müdürüydü. Ailesi Kayseri’de yaşıyordu. Sevinç’le on iki yıldır evliydiler. Sevinç, Halk Eğitim Merkezi’nde Ahşap Boyama dersleri veriyordu. Evlilikleri boyunca Sevinç’in yıldızı Hilmi’nin akrabalarıyla hiç barışmamıştı. Kayınvalidesi ve iki bekâr görümcesi, Sevinç’in huzurunu kaçırmak için ellerinden geleni yapmışlardı. Kayınvalide oğlunu, kızlar da ağabeylerini Sevinç’le paylaşmaya hiç yanaşmamışlar; tatillerde, bayramlarda, Hilmi’nin yıllık izinlerinde sürekli onu yanlarında istemişlerdi.

Yazının tamamını okuyun »

Ağır konuk yaşlılık


Zelin Artuğ

Şerife, kirpiksiz göz kapaklarının altında iki mavi düğmeye benzeyen küçülmüş gözlerini elindeki bal rengi kehribar tespihten ayırıp sobanın kızarmış borusuna baktı. Borunun sobaya yakın bölümü kâğıt gibi incelmiş görünüyordu. Gürül gürül yanan odunların çıtırtısıyla saatin tik taklarından başka ses yoktu odada.

Sobanın üzerindeki çaydanlığın ibriğinden taşan su, sobanın üzerinde saydam boncuklar gibi cızırdayıp çabucak buharlaştı. Şerife, kemik ve buruşuk deriden ibaret kalmış parmaklarıyla tespih çekmeye devam ederken “O kadar söyledim, şu çaydanlığı imanına kadar doldurmuş yine!” diye söylendi.

Yazının tamamını okuyun »

Kafe distopik


Zelin Artuğ

Avukat Cüneyt, salondaki kitaplığın önünde ayakta dikilmiş, elindeki kalemle kafasını kaşıyarak gözleriyle kitaplık raflarında bir kitap arıyor, bir türlü bulamıyordu.

Bir ara gözü, koltukta yayılmış, telefonla konuşan karısı Semra’ya kaydı. Semra bir elinde telefon, öteki elinin parmaklarını içe bükmüş, yeni sürdüğü tırnak cilasına bakıyor, söz karşı tarafa geçince parmaklarını dudaklarına yaklaştırıp cilası çabuk kurusun diye üflüyordu. Arada bir telefonu öbür eline alıp, boşta kalan elinin tırnaklarını üflemeye koyuluyordu. Telefondaki arkadaşına:

“Yaaaa… Öyle mi? Yok canım, abartıyorsun… O asıl kendi pösteki saçlarına baksın! Sen ciddiye almıyorsun değil mi?” gibi laflar ediyordu.

Bir ara kafasını çevirip Cüneyt’e baktı. Cüneyt ayakları üzerinde yükseliyor, kitapları aralıyor, üst üste deviriyor, eğilip alt raflara bakıyor, aradığını bir türlü bulamıyordu.

Yazının tamamını okuyun »

Yağmurda yürümek güzeldir


Zelin Artuğ

Bütün gece yağmur yağdı, gök gürledi. Bir ara gökyüzü yarıldı sanki. Cemre, yastığını sırtına dayayıp yatakta oturdu, yorganını burnuna kadar çekip gökyüzünün öfkesinin geçmesini bekledi.

Odasının penceresine çarpan damlalar, bir savaş filminin trampetçisi gibi coştukça coşuyordu. Evin çatısının tam tepesinde yaralı bir arslan gibi gürleyen gökyüzü sanki boydan boya yarılmıştı da yaralı aslan bu yarığın içinde gökyüzünün yamaçlarına sağlı sollu çarparak ve acıyla kükreyerek uzaklardaki sürüsüne koşuyordu. Sürüsündeki aslanlar dağların, tepelerin ardında kükreyip yaralı aslana geceyi gündüze çeviren ışıklarla yön gösteriyorlardı. Yaralı aslanın her kükremesinde Cemre’nin odasının camları zangır zangır titriyordu.

Cemre, yatağına doğru kaydı, yastığını düzeltti, yorganını kafasına çekip yaralı aslanın uzaklaşmasını bekledi. Aslan uzaklaştı. Çok uzaklarda kükremeye devam etti.

Cama vuran yağmurun tıpırtısı Cemre’ye ninni gibi geldi. Uyudu.

Yazının tamamını okuyun »

En güzel çocuk


Zelin Artuğ

Bir kez yitirilirse çocukluk, geçmiş olsun! Çocukluk, öylesine kırılgan, öylesine narin, öylesine değerlidir. Oraya buraya atılıp sonra yeniden bulunan bir eşya hiç değildir.

Bir pırlantayı güneşe tutup baktığımızda güneşin bütün renklerini nasıl görebiliyorsak, çocukluk da öyle bir renkler cümbüşünü saklar içinde. Bir alkımın tüm renkleri bir çocuğun bakışlarında saklıdır. Sevgiyle çıkar bu renkler ortaya. Bir yavru kediyle bir bebeğin, bir civcivle bir çocuğun, bir tayın, bir kuzunun anlaşamadığı nerede görülmüş?

Büyümenin en kötü yanı, çocukluğunu yitirmektir. Usta Nazım, “En güzel çocuk / Henüz büyümedi.” diyerek görmüş bunu ustalığıyla. Bir kez yitirilirse çocukluk, bir kez ‘büyük’ olmanın cazibesine kapılırsa insan, geçmişler olsun!

Yazının tamamını okuyun »

Simitçi


Zelin Artuğ

Dilaver, başındaki simit tablasını kaldırımın kıyısına bıraktı; küçük, kirli ellerini oyuncakçı vitrinin camına dayadı, içerideki düşler ülkesini seyre koyuldu.

Ormandaki ayıları, yollardaki taşıtları, hiç görmediği yerlerdeki hiç bilmediği nesneleri küçültüp şu kocaman camın ardına gelişigüzel dolduruvermişlerdi.

Şu beyaz ayı, köyde yaşayan ninesinin anlattığı o korkunç boz ayıya hiç benzemiyordu. Ninesinin anlattığı boz ayı, karda kışta dağlarda yiyecek bulamayınca köye iner, ağıldaki koyunları, kuzuları yermiş. Oysa sevimli, zararsız bir şeydi, vitrindeki pelüş ayı. Al koynuna, yat!

Yazının tamamını okuyun »