Yüreğin sımsıcak senin!…
Yucel Evren
Eş zamanlarda düşmüşler aydınlık dilimli uzantılardan pat edip karanlık bir yola. Yan yana yürümüşler epey bir süre. Beriki ötekinin gölgesi, öteki berikinin sureti. Yürümüşler, yürümüşler. Bir arpa boyundan daha fazla yol gitmişler. Dokunmadan, bakmadan, görmeden.
Karşılarına başkaları çıkmış. O başkaları “merhaba” demiş ikisine de yakın süreçlerde. İkisinin de başı ya hep önde ya hep karşıdaymış. Bu sebeple başkalarını selamlamışlar da, yana doğru bakmayı akıl edememişler. Beriki sağa, öteki sola çevirse başını göreceklermiş birbirlerini halbuki, ama demek ki bu gayri ihtiyari devinimi düşünememişler.
Dallarına renkli, küçük ampuller takılmış ağaçlar, on üçünde gelin edilmiş kızlar gibi mahzun, yol boylarında utanarak başlarını eğmiş…
Yerinden yurdundan edilmiş, ayak bileğinden kesilmiş çiçekler, tozlu yol kıyılarında kovaların içinde gelene geçene pazarlanıyor…
Çiçek satıcıları, sevgililer gününü, anneler gününü üç kuruş kazanmak için iple çekiyorlar.
İyi ki bu özel günler var! İyi ki üç kuruş ekmek parası çıkıyor bu günlerin hatırına.
Onunla ilk karşılaşmamızı unutamıyorum. Hafızamdan defalarca çıkarıp atmaya çalıştıysam da bunu bir türlü başaramadım. Ne zaman yeniden hatırlasam, -kendini anımsatacak bir yol bulsa- aynı sıcak Temmuz öğlenine geri döndüm. Belki de bazı şeyler gibi onu da unutmam veya hayatımdan söküp atabilmem için zaman denen mefhum gerçekliğe gereksinimim var. Neticede onunla tanışmak, hayatın karşısındaki ilk büyük yenilgimdi diyebilirim.
Sorarlar!…
Bir gün…
hesabını…
Mayısların.
1′ini
6’sını..
Yazının tamamını okuyun »
Erozyonu önce yüreklerde sonra beyinlerde yapacaksın ki şaşkına dönsün diyor üst yapı; varolan tüm araçlarıyla..
Otuz sekiz yıl öncesi gibi tıpkı heyecan lazım…. Herşey süt liman olunca, hem de hiç bedel ödemeden…utanmadan Otuz sekiz yıl öncesini pohpohlamak lazım…
İdama karşı çıkmak için bir otuz sekiz yıl lazım!…
Korku geçince konuşmak lazım!..
Concerto d’aranjuez joaugin Rodrigo – Efkan Şeşen
Demişti!..
Eskiden…,
Ekledi!..
Hırslarından titreyecekler..
Yaşadıkça…
Korkularından…
Toz halindeki alçıyı bir kaba koydu. Bir spatula yardımıyla sürahideki suyu yavaş yavaş karıştırarak alçıya iyice yedirdi. Hamur kıvamına geldiğinde durdu. Eldivenleri taktı. Sehpayı kanepenin yanına getirdi üzerine ayaklı bir makyaj aynası yerleştirdi. Yere, aynanın karşısına oturdu. Streç paketleme ambalajını yüzüne sardı. Burnunu açıkta bıraktı. Kireç beyazı alçıyı sürmeye başladı. Önce alnı, sonra yanakları, çenesi, burnu (burnunun alt kısmına nefes alabilmesi için sürmemişti), ağzı ve en son gözlerini kapatıp, kapalı göz kapaklarının üzerine koyu kıvam alçı hamurunu sürdü, iyice sürdü. Bu ilk denemesiydi. Başarıp başaramayacağını bilmiyordu.
Eldivenleri çıkarttı. El yordamıyla sehpaya koydu. Her şeyi öylece bırakıp yavaşça kanepeye uzandı. Saatlerce gözleri kapalı yattı. Tıpkı bir ölü gibi. Gömülmeye hazır bir ölü. Mezarına yerleştirilen bir ölü yalnızlığında ve soğukluğunda, elleri; biri göğsü üzerinde, diğeri hemen onun altında, bacakları bitişik, kıpırtısız, öylece saatlerce kaldı. Uyuya kaldı sonunda. Uyandığında yüzündeki alçının donduğunu hissetti. Gözlerini açmadı.