mavi özgürlük
Şerife Mutlu Karaçayır
Çocukluğumuz
Maskeler takarız
Yüzlerimize
Güler, güldürürüz.
Uykuyla uyanıklık arasındaki o masalsı yolculuktayım. Kimilerinin uyku sersemliği yaşadığı o anlarda, bilincim, karıncanın su içeceği kadar durgun bir deniz gibi berrak.
Aylardır ne kadar da derin düşünceler içindeyim diye düşünüyorum. Kendimi ve yaşamın anlamını hiç bu kadar çok sorgulamamış, bilinmeyene bu kadar meraklı olmamıştım. Sabah; henüz şehir uyanmamışken, kuşlar güneşi selâmlamamış, ekmek ve gazete dağıtıcıları yollara düşmemişken, o masalsı yolculuktayım işte.
Saatler ileri alınacak.
29 Mart günü…
Herkes saatini 1 saat ileri alacak.
Tam 70 milyon kişi…
Hadi bunların 10 milyonu unutsa,
60 milyon kişi, saati 1 saat ileri alacak.
Bu da ne demek ?
60 milyon saat demek…
O da eder 6850 yıl.
Pazar günü Türkiye’de saatler
6850 yıl ileriye gidecek
Saatler Türkiye’de ileri…
Zaman Türkiye’den ileri…
Türkiye zamandan geri…
Geri, Türkiye, zamandan
Geri, Türkiye…
Türkiye, geri !
29 Mart’ı bekleyin…
Bu deli rüzgârlar kanatlarımdan ağır.
Yorgun bir serçeyim,
Mizana değmez tartım.
Üstelik;
Fersiz gözlerim, karanlığı delemez.
Sevgideğer Yucel, bana onu anlatırken nasıl da sevinç doluyordu yüreğine.. Hissediyordum. Sevdiğin insanların
arasında saymıştın onu. Birkaç insan.. bir köpek ve yine birkaç insan.. Ben de kuşumdan böyle söz ederdim hep.. İnsan gibi.. Hani sen Boncuk’un babasıydın ya.. Çaki de benim kardeşimdi. Işığı söndürür, gece lambasını yakardım. Uyku saati olduğunu anlar, usluca kafesine girer, tüneğinin üzerinde uyumaya hazırlanırdı. Kafesinin kapısı hep açık dururdu. Kafes demek yanlış olur, eviydi.. yok, oyun bahçesiydi belki de.. Çünkü evi, bizim de yaşadığımız yerdi.
Aradan geçen kocaman zamana karşın beni aklında , yüreğinde tutan arkadaşımın,yürümekte zorlanmasına, kulağının
duymamasına, sol kolunun tutuk olmasına karşın, yaşadığım ilçeye geldiğinde araması, bulması beni nasıl etkiledi bilseniz. Hem çok sevindim, hem çok acıdı içim. Ama eski bi dostu görmek bi o kadar duygulandırdı beni. Ve eski arkadaşlarımı arama, iletişim kurma, unutmadığımı söyleme isteği duydum birden. İlk aklıma geliveren Sivas Şarkışlalı arkadaşım Tansel’di. Okulda parmakları ile ıslık çalabilen, kızdı mı küfür savurabilen, çok ciddi, zeki, kararlı bi kızdı. Yatakhanedeki sulu şakalara katılmaz, aşk, sevgili konularında konuşmazdı. Kuralcı ve akılcıydı hep. Fransızcadan bütünlemeye kalmıştık biz tembelliğimizden… O, iyi ile geçmişti her ders gibi Fransızca’yı da…
Bu sabah kardeşimle konuştum telefonda. Aramızda aşılması çok zor.. hatta imkansız engebeler, engeller olan küçük kardeşimle… Hastalanmış. Derdini pek anlatamamış dilini bilmediği doktora. Keşke yakınlarda olsaydı da, yine aramızda aşılması çok zor.. hatta imkansız engebeler, engeller olsaydı.. Keşke ben yine yakınındaki uzaklarda olsaydım da derdini anlatabileceği bir doktor, sıcak bir tas çorba içebileceği bir memleket aşevi olsaydı… O, şimdi çok uzaklarda.. Etiyopya’da..
Nazım Hikmet vatan hainliğine devam ediyor hâlâ!…
Ben de!…