Yağmur
Nazan Kutlu (güzaltı)
Çiçekli bahçem…
İki gündür ağlıyor sanki bu şehir…
Dört gözle baktım bizim için, yağan yağmura…
Şehir, her çeşit ağladı.
Tırnak kenarları, hayat karası bir işçi mağrurluğuyla…
Çiçekli bahçem…
İki gündür ağlıyor sanki bu şehir…
Dört gözle baktım bizim için, yağan yağmura…
Şehir, her çeşit ağladı.
Tırnak kenarları, hayat karası bir işçi mağrurluğuyla…
20. yüzyılın kaybolan erdemleri arasında, cömertlik de baş sırada yerini aldı. Buna bahçemdeki Kayısı Ağacı çok üzüldü, kalemimden insanlığa bir e-mail gönderdi. Bu Kayısı Ağacı geçen yıl bahçemize küçücük bir dal geldi, bu yıl boyundan büyük meyveler verdi, cömertlikte tez canıyla, hayretime ilham verdi. Bu şiirimle Kayısı Ağacı’ndan, insanlığa e-mail!..
kucukislere yazı?..
…
yazacak!..
Aşağıda!..
Sağol !.. ne demek ?..
Öğrettiler herkese..
“Sağol deme!..” diye!..
Görsel vizyonlarla yaşanan bu dış dünyanın amacı; aslolan içsel yolculuğumuzdaki yaptığımız keşifler, yarattığımız simya ve değişimdir. Önemli olan içimizde olanlardır. Her an hücrelerimizde olan yıkım ve yapımlar, ruhumuzda da olmakta, kimbilir her saniye kaç güneş kaç supernova patlamakta kainatımızda?.. Dünyanın dönüşündeki gürültüyü iyi ki de duymadığımız gibi, kainatımızın her saniye olan kıyametinin son halkaları, son dalgaları kalemimize yüreğimize şiirle dokunur. İç kıyametlerimizin kıyıya vuran parçalarıdır şiir.
Yazıyorsak şanslıyız, şöyle ki; artçı depremler nasıl ana depremi hafifletiyorsa, şiirde bizim artçı sarsıntılarımızdır. Duygu dünyamızın ana sarsıntılarını hafifletir. Şiir olarak kıyıya vurur. İç dünyamızla aramızda bir habercidir, ruhun bize gönderdiği mesajlardır. Duyular ötesi alglarımızın gelişimini şiirin kapısından girerek sağlarız. İçsel zenginliğimizi ya da yoksulluğumuzu onunla görürüz. Kendinizi şiir yazmaya aday gördüğünüzde, şiirin sınamalarından geçersiniz. Aynen bir dağ zirvesini dağcıya isterse gösterdiği gibi, şiir de yaptığı sınamalarla sizi kabul ya da reddeder.
Ben ona, “kuşçu teyze” diyordum içimden, “senin hikayen ne?”..
İzmir saat kulesinin çevresindeki banklara oturup çevreyi seyrederken, gözüm hep ona takılırdı.
Meydanın bir köşesinde, plastik taburesinin üzerinde iki büklüm oturmuş, önündeki el kadar tezgahın üzerinde duran kuş yemlerini satan/satmaya çalışan o yaşlı kadın.. Sıra sıra dizili, minik kırmızı kaplara koyulmuş kuş yemleri..
Ankara’dan… Sevgideğer Muzaffer Tokmak dosttan bir armağan. Sevgi ve saygılar Muzaffer dost!
Bu güzel armağanını Tharıkoflu bütün dostlarla paylaşıyorum izninle… İyi ki varsın, dost! (ZA)
Onu ben çizdim sana.
Gür bir ormanı anımsatan kirpiklerini,
Ve arasına uzun yeşil gözlerini ben koydum.
Ağzını Ay,
Gülüşünü şiir yapan bendim.
Kızımın ilkokula gittiği yıllardı. O günlerde öğretmeninden sürekli şikayet ederek, öğretmeninin sınıfta hep bir arkadaşları ile ilgilendiğini, diğerlerine yeterince ilgi göstermediğini söylüyordu. Çocukluğun verdiği duygular da işe karışınca şikayet uzadı. Ben de sorunu yine kendisinin çözebileceğini, öğretmeniyle konuşmasını söyledim. Öğretmenin bu yaşlarda çocuğun algılarında ne denli kutsal, apayrı bir yeri olduğunu kendi çocukluğumdan anımsadığım için, bunun imkansız olduğunu biliyordum. Nitekim konuşamayacağını söyledi.
Birgün onunla vitrinlerin önünden geçiyorduk, heyecanla koştu, vitrindeki bir barbi bebeği göstererek, almamı istedi, sonra da ekleyerek, “ maaşını alınca değil mi?” diye kendisi cevapladı.