Öbür dünyadan mektuplar-1
12 Şubat 2010tam kabullenmişken herşeyi..
bir kez daha öğrenmişken
olması gerekeni
ve sallamaya başlamışken başımı;
‘en doğrusunun böyle olduğu’na dair..
tam kabullenmişken herşeyi..
bir kez daha öğrenmişken
olması gerekeni
ve sallamaya başlamışken başımı;
‘en doğrusunun böyle olduğu’na dair..

Elele tutuşup iki küme olurduk çocuk oyunumuzda. Karşı kümeden birini seçerdik oy çokluğu ile…
O seçilen, elele tutşanları şöyle bi süzerdi iyice, sonra
elleri kimin daha zayıfsa, kim elini sımsıkı tutmuyorsa yanındakinin
ona yönelir, olanca hızı, olanca gücüyle yüklenirdi, ellere…
Ayırabilirse elleri, birini alıp giderdi kendi kümesine… sayısı azalan küme kaybederdi oyunu…
Şimdilerde elele veren görüldüğü yerde koparılıp, ayrılması gerektir,
korkaklarca, korkudan…
Bir gece bana gel olur mu?… Çağırmadan… Şöyle beklenmedik bir anda…
Ayaza kesmiş geceye düş, yolunu şaşırmış sersem bir yaz yağmuru gibi… Ya da kıyıda oturmuş, birbirlerinin gözüne girmeye çalışan sevgililerin ellerinden uçup havalanan kağıt helva gibi… Ya da, kaybolmuş bir oğlan çocuğu gibi…
Mükemmelde arama
Boşuna yorulur,kaybolursun,
Dünya yuvarlaktır,
Ne diye dört dörtlük der durursun?
Bu yazı başlığı, ne zamandır heybemde duruyordu da, bir türlü fırsat olmamıştı açığa çıkarmaya. Bu yazım, yaklaşmakta olan “Sevgililer Günü”ne de kapak olsun!
İşine geldiğinde “emekçi”yi pöhpöhleyip, işine gelmediğinde “mezbelelik” sayan zihniyet, yaşadığımız çağa çok uyan bir fotoğraf karesinde kendine de bir yer bulduğu anda hemen “çağdaşlaşır” ve emekçiyi çağdışı ve “sevgi” kavramını da emekçinin dilinde “fazlalık” ilan eder!
Dosto’nun çığ altında kalıp öldüğü o kış, ben henüz 6 yaşındaydım. Olup bitenleri kavrayamamıştım. Çocuk aklım, ölümün ne olduğunu anlamıyordu bir türlü. Sapanla vurulan kuşların, bir daha uçamadığını, öldüğünü biliyordum. Ama iş Dosto’nun ölümüne gelince, bir tuhaf oluyor, koskoca Dosto’nun bir serçe gibi düşüp ölebileceğine bir türlü inanmak istemiyor, onu metrelerce karın altında cansız bir halde yatarken düşünemiyordum nedense.
Artık her şey gözümde anlamını kaybetmişti. Ne okulu, ne çok sevdiğim öğretmenimi ne de derslerimi düşünüyordum… Aklım fikrim hep Dosto’daydı. Her sabah, karlara bata çıka okula gittiğimde; sınıfın kapısından içeri girince, o mahcup tavrı ve utandığında hemencecik kızaran yanaklarıyla bana gülümseyen yüzünü göreceğimi umuyor, ama her seferinde sıramdaki yerinin boş olduğunu görüp üzüntüden kahroluyordum. Ders boyunca; ya önümdeki defterin sarı yapraklarına dalıyor ya da pencereden; dışarıda yağan karlara bakıyor, bazen Jülide öğretmenin ses tonu değişince kendime geliyor, onun tebeşirle kara tahtaya yazdığı kelimeleri çabucak defterime yazıp, sonra yine Dosto’lu anılarıma geri dönüyordum.
Seni sevmeye ayarlı saatim, ne zaman yokluğunu vursa, yaralı bir arslan misali, beni öldürecek birini bulmaya çıkıyorum sokaklara. Hayat acemisiyim İstanbul’un kedere çıkan yokuşlarında…
Yaram beni görünmez kadın yapıyor sanırım. Görmüyorlar… Nefesimi tutuyorum, içinde sen varsın diye . Balat’ ın eski meyhanelerinden, yanından yöresinden bıçaklanmış kabadayılar çıkıyor naralı…yürüyorlar üstüme üstüme. İnsanların içinden geçiyorum, ruhları bile duymuyor onlardan geçtiğimi… Herkes bir yaşamak telaşında… Sanki tek ben telaş-sızım!… Solundan yıkılanların telaşsızlığı var üzerimde…
Olur ya, sizinde başınıza gelirse diye, cebinizde dursun şu mektubum… Şey gibi… önemli ve acil durumlarda hastalığınızın adının yazdığı bir kart gibi…
İşlerimizi bitirip
Haydi şimdi elveda
Diyemediğimiz,
Yarım kalan bir yolculuk,
Yarım kalan bir iş,
Yarım içilmiş bir çay gibi
Ansızın çekip gittiğimiz
Bir zaman tüneli gibi
GEÇTİĞİMİZ…