Anasayfa Anasayfa

Sayfa 4 / 33« İlk...«23456»...Son »

Boş teneke


Zelin Artuğ

Sabahları, tatlı uykusundan uyanmanın siniriyle, çalar saatin melodisi Alev’in kulağına cenaze marşı gibi geliyordu.  Başını yastığın altına sokup işkencenin bitmesini bekledi. Bugünlerde sinirleri tavan yapmıştı. İşe erken gitmek, Nedim’in sorunuydu. Alev işe gitmediğine göre şu münasebetsiz saatin sesiyle uyanmak zorunda değildi. Sırf bu yüzden yataklarını ayırmayı bile düşünmüş, ama kökten bir değişiklik yapmayı göze alamamıştı. Nedim, sessizce kalktı, ayaklarının ucuna basarak banyoya geçti, tıraş oldu, sessizce giyinip çıktı. Tam arabasına binmek üzereyken eve para bırakmadığını hatırlayıp geri döndü. Sessizce yatak odasının kapısını açtı. Alev, şişmiş gözlerle yatağın içinde oturuyordu.

Yazının tamamını okuyun »

Karanlıktan korkanlar


Zelin Artuğ

O gece gözüne bir damla uyku girmedi Ali’nin. Ufacık yüreği büyük büyük atıyor, bütün benliğini saran heyecan fırtınasını saatin tik takları bastırıyordu.

Ali, on yaşına karşın altı yedi yaşında bir çocuk kadar çelimsizdi. Yaşından çok ufak göründüğünü büyükler konuşurken duymuştu aslında, ama hiç inanası gelmemişti. O nedenle ayağını birkaç kez sıra arkadaşı Şirzat’ın ayağının yanına koyup aklınca çok ufak olup olmadığını anlamaya çalışmıştı. Haklıydı büyükleri. Kenarları yırtılmış lastik ayakkabılarının içinde ayakları çok ufak görünüyordu. Şirzat, köyün zenginlerinden Cemil Ağa’nın oğluydu. Ayaklarının büyüklüğüne bakılırsa, büyüdüğünde iri kıyım bir adam olacaktı.

Yazının tamamını okuyun »

Gölge oyunu


Zelin Artuğ

Ortalık, zifiri karanlık. Bilgisizlik, karanlığın kuytu köşelerine gizlenmiş. Birdenbire ortalığın ışımasından korkuyor. Köşe bucak gizlenmesi bu yüzden… Işık, bilgisizliğin baş düşmanı… Karanlık köşelerde, karanlıktan zırhını kuşanmış, pusu kurmuş bekliyor. Bazen ortaya çıkıyor; saray kapılarında bekleyen Ortaçağ şövalyeleri gibi her an teyakkuzda… O durumda bile eli yüzü görünmüyor. Bütün sinsiliğiyle ışığa saldırı anını bekliyor.

İster aydınlık olsun, ister karanlık… Güneş her yerde! Gündüz de gece de güneşin çocuğudur. Birinden diğerine geçerken, karanlık aydınlığın önüne geçer ve aydınlığın ışığına gölge yapar. Aydınlık da boş durmaz, karanlığa sızar, ışıklı gölge oyunları çıkar ortaya. Gölge, aydınlıkla karanlık arasında oynaşır durur. Gölge; karanlığın aydınlıkla ılıtıldığı, aydınlığın karanlıkla soğutulduğu gri alan. Bilgide bir bilgisizlik havası, bilgisizlikte bir bilgi havası görürsünüz burada. Her şey tebdili kıyafettir.

Yazının tamamını okuyun »

Teknik servis


Zelin Artuğ

Ferhunde’nin çamaşır makinesi bozuldu. Makinenin düğmelerini sanki anlarmış gibi rasgele kurcaladı. Hep öyle yapardı. Evde bir elektrikli alet bozuldu muydu; Ferhunde aletin bütün düğmelerine basar, açar, kapatır; daha da olmazsa aleti fişten çekip yeniden takar, yine sonuç alamazsa oflaya puflaya, dizlerini ovalayarak salona gider, kendini kanepeye atardı.

O gün de öyle oldu. Kaç yıllık makine! O da Ferhunde gibi eskimişti artık. Ne var ki yeni bir makine almanın hiç sırası değildi.

Sorunu çözmek için, kafasını toplaması gerekiyordu. Kendini kanepeye attı. Gözlerini tavana dikip düşündü. Bu işi kendisi halletmeliydi. Ziya’ya kalırsa, o çamaşırlar yıkanmaz, çürürdü. Ziya’nın tarzı, evlere şenlik! Önce, makinedeki çamaşırlar çıkacak! Adam, banyoda ne varsa dışarı çıkarıp, kendine rahat bir çalışma alanı yaratacak. Sonra, evdeki elektrikli aletlerin kullanma kılavuzlarının olduğu kutu ortaya getirilecek. Bütün kılavuz kitapçıkları ortaya dökülüp, çamaşır makinesine ait olan kitapçık bir yana ayrılacak. Sonraki iş, kutunun yeniden, özenle yerleştirilme işi… Kılavuzun iyice okunup, bozukluğun nereden kaynaklandığını bulmak için de birkaç saat gerek!

Yazının tamamını okuyun »

Uçan balon


Zelin Artuğ

Alçak felek bağladı beni kıskıvrak / ben elimin, ayağımın farkına varalı. / Yaşadım sayacaklar şarapsız günlerimi, / onlar da bu fakirin hesabına yazılacak. (Ömer Hayyam)

 

Dağların eteklerine, evlerin çatılarına, kumsallara, ovalara, göllere akşam kızıllığı çökmüştü. Uzaklardaki yapıların camlarında bazen kızıla, bazen altın rengine dönen ışıltılar dolanıyordu. Mevsim, yazdan güze dönmek üzereydi. Serin bir rüzgâr, bahçedeki dut ağacının yapraklarını titretti.

Sanem, üşüdüğünü hissetti, pencereden içeri çekildi. Sandalyenin arkalığına attığı şalına sarındı. Tam pencereyi kapatacaktı ki uzaklarda, denize doğru uzanan yamaçtaki fındıklığın içinden gökyüzüne doğru süzülen kırmızı bir uçan balon gördü. Şalına daha bir sıkı sarındı, açık pencereden deniz yönüne doğru uçup giden, gittikçe küçülen uçan balona baktı.

Yazının tamamını okuyun »

Apartman magandası


Zelin Artuğ

Kara İbo, iyice küçülmüş izmaritten son bir nefes çekti. Sigarayı içmiyor, emiyordu sanki! Art arda yaktığı sigara yüzünden parmakları kınalıya çalıyordu. İzmariti balkondan aşağıya fırlattı. Kimin çamaşırına, kimin kafasına ya da saksısına düşerse artık! Sandalyesini gıcırdatarak kalktı, dirseklerini balkon demirine dayayıp, yola baktı.

Uzun boylu, zayıf, esmer bir adamdı. Uzun yol kamyon şoförüydü. Adana’dan, Mersin’den, Antalya’dan İstanbul’a meyve sebze nakliyatında çalışıyor; malı hale boşalttıktan sonra, nakliye şirketi yeniden çağırıncaya kadar eve uğruyordu.

Üyelerinin çoğu nakliyecilerden oluşan bir kooperatif apartmanının dördüncü katında, duvarları rutubetten kapkara olmuş bir daire almış; karısı Remziye ve dört çocuğunu köyden getirip bu daireye tıkmıştı. Yoldan geldiğinde hizmetini görecek, önüne sıcak yemek koyacak, ona çocuk doğurup, sonra da onları yüksünmeden tek başına büyütecek bir kadındı Remziye! Hizmette kusur etmediği sürece köyde çift çubukla uğraşmak yerine, apartmanda yaşayacaktı. Daha ne olsun?

Yazının tamamını okuyun »

Antalya Serüveni


Zelin Artuğ

Hakan’la Selim eski arkadaştı. Aynı mahallede doğmuş, büyümüş; aynı mahallenin boş arsasında top koşturmuşlar; hatta ilkokuldayken aynı kıza âşık olmuşlardı. İlk kavgaları da dünyadan ve bu afacanların aşkından habersiz o çilli kız yüzünden olmuştu. Konu ilk aşk bile olsa sonunda barışmışlar, ikisi de kızı sevmekten vazgeçmişlerdi.

Liseye başladıklarında, babası Hakan’ı bir içkili lokantada beş altı mahalle arkadaşıyla içki içerken yakalamış; serseri olacak diye onu okuldan alıp İsviçre’deki amcasının yanına işçi olarak yollamıştı. Böylece Hakan’la Selim ayrılmış oldular. Hakan İsviçre’ye gidince Selim yeni arkadaşlar edindi ama hiçbiri Hakan’ın yerini tutmadı.

Yazının tamamını okuyun »

Kapıcılık şans işi


Zelin Artuğ

Maksut çöpleri atmış, servise çıkmıştı. Servisten geldikten sonra, yöneticiyle birlikte yapı markete boya almaya gideceklerdi. İşi çoktu yani… Merdiven ve girişin temizliği Havva’ya kalmıştı o gün.

Maksut, süzgeçli kovasıyla, saplı paspasıyla yapardı apartman temizliğini. Havva bir türlü alışamamıştı bu alengirli alet edevata. Kovadaki suyu güzelce köpürtüp, bezi kovada iyi bir döndürüp bileğine kuvvet sıkmadan, temizlik bezinin temizlendiğine inanmazdı.

O gün de merdiven sildiği bezi girişteki taşlığa attı. Kovadaki kirli suyu kapının önüne savurdu. Kovayı oracığa bıraktı. Naylon terliklerini şipildeterek içeri koştu. Hortumu musluğa takıp, musluğu açtı. Beli lastikli, uzun, basma eteğinin belini, etekleri ıslanmasın diye göğsüne kadar çekiştirdi. Yazının tamamını okuyun »

Domuz avı


Zelin Artuğ

Veli, İstanbul’daki teyzesinin yanında Teknik ve Endüstri Meslek Lisesini bitirip de baba ocağına, Babahızır Köyü’ne döndüğünde kendisini İstanbul Fatihi sanıyordu. Yürümesi, konuşması değişmiş, ata binmesi daha bir cakalı olmuştu. Hele köy kahvesinin önünden geçerken öyle bir çalım satması vardı ki… Muhtarın yeğeni Çolak Salih’te yoktu o havalar. O Salih ki beş kişiye karşı tek başına giriştiği bir kavgada camdan aşağı atılınca kolunun üstüne düşmüş, kolu bir daha iflah olmamıştı. Çolaktı, molaktı ama köyün de kabadayısıydı.

Çolak Salih kabadayı olsa ne yazar! Cahilin tekiydi. Veli okumuştu, üstelik İstanbul’da okumuş, büyük şehir görmüştü. Övünmekte, cahil köylüleri küçümsemekte haklıydı. Anasını, babasını, köyün yaşlılarını, cümle âlem bütün köyü küçümsüyordu.

Yazının tamamını okuyun »

Namus uğruna


Zelin Artuğ

“İnsanoğlu naziktir, ağır sözü kaldırmaz.

Eşek dersin kızar da, bin sırtına aldırmaz.” (Aziz Nesin)

 

Bizimki gibi ‘düşünme alışkanlığı edinmeden, yaşama alışkanlığı edinmiş’ toplumlarda, namus deyince akan sular durur. Düşünme alışkanlığı edinmeden yaşama alışkanlığı edinmiş olmak! ‘Yabancı’ romanının yazarı Albert Camus’nün sözüydü bu. Üzerine kitaplar yazılsa, değer!

Namus, şan, şeref… Ortaçağ dendi mi ilkin bu sözler geliyor aklıma. Kralların emrine amade şövalyeler arasında bu sözlerin önemi çok büyük! “Sen bana nasıl ‘kaşının üstünde gözün var’ dersin, alçak!” Hadi bakalım, kılıçlar çekilir, düelloya karar verilir.

Yazının tamamını okuyun »