Bunları biliyor musunuz ?
Hatice Atalay
Ülkeyi yönetenler orada burada sultanlıktan, padişahlıktan söz ediyorlar ya… hani birileri de bizleri insan ruhundan keçi ruhuna yatay geçiş sınavıyla 100 üzerinden 100 puanla geçiriverdi ya… (nasıl olsa bütün sınav sonuçlarını kendileri belirliyorlar artık, yani sınavlar göstermelik… canları isterse insanı keçiye çevirirler, köpeği insana!) hani biz emekçiler, gün akşam olunca çalışmaktan canımız çıkmış bir halde hiçbir şey okuyamıyoruz da resmi tarih bilgileriyle idare ediveriyoruz ya… hani mesleği “çalışmıyor” olup da bütün kötülüklerden arınmış insan ruhlular es kaza bir üniversite bitirmişlerle aşık atmak için gece gündüz Oksford’dan, Harvard’dan getirttikleri notları okuyup ezber bozuyorlar ya… hani her ne hal ise …
Yıl 2009. Aylardan Şubat. Bu yazıyı yayımladıktan hemen sonra kötü bir düş gördüm. Düş müydü gerçekten? Bilemiyorum. Düşümde barbarların saldırısına uğruyordum!
Bu barbarlar tek hareket etmezler, oldukça organizedir bunlar. Birden ortaya çıkarlar, yakıp yıkarlar, birden yok olurlar. Gözdağı vermekte üstlerine yoktur. Teker teker gölge gibi yaklaştıkları, arama tarama yaptıkları, aradıklarını bulamayınca, sessizce ya da korku filmlerini aratmayan esrarengiz izler bırakarak kayboldukları da olur.

Biz isteriz!..
Haydi isteklerimizi yerine getiriniz!..
Demokrasi istiyoruz!
Daha az çalışma!..
İş güvencesi ve daha çok pasta ![]()
Biz isteriz!..
Siz verin haydi!..
Sağlıklı koşullarda!…
(Bu yazıyı kendim için yazıyorum. Yine de tüm yazanlar gibi paylaşmadan duramayacağımı şimdiden biliyorum…)
Sevgideğer arkadaşım İsa Batumlu’dan bir e-posta aldım.
“Sevgideğer Zelin..
Fazıl Say’ın son yazısı geçti elime…” diye başlıyor, İsa.
Her duyarlı insan gibi etkilenmiş yazıdan. Okumam için bana da yollamış yazıyı.
Okudum. Düşündüm. Bir kez daha okudum, bir daha düşündüm. Kazanmak ve kaybetmek üzerine düşündüm sonra. Bu coğrafyada kazanmanın da kaybetmenin de ne kadar kolay olduğunu… Bu kadar kolay olunca da atla devenin birbirine karıştırıldığını… deve deyince, çölde devenin peşine düşen ARABesk bedeviyi…
II
Oh, hızla çıkıyorum otel kapısından. Güneş neredeyse tepeme yükselecek. Hava şimdiden çok sıcak, ısı birden yüzüme çarpıyor. Ortalık halâ sessiz. Kuş sesinden başka ses duyulmuyor etrafta, bir de çarşıda işi olan birkaç kişinin bisiklet pedal sesi. Bakıyorlar, bana ve geldiğim yerin plakasını taşıyan arabama. Alışıklar. Burası yol geçen kenti olmuş. Üniversite biraz hareket katıyor şehre, yaşlılar azınlıkta kalmış. Doğa kucağına çağırıyor beni. Köyümün fısıltısını duyuyorum kulağımda, rüzgâr kokusunu taşıyor burcu burcu. Az kaldı. Akşama kalmaz, varırım…
I
“Bütün aşkların, bütün yangınların toplamıdır yürek…
yürek ağlar yurdundaki karanlığa…
açın kapıları açın!… çıkmak istiyor aydınlığa…”
Ağlıyorum. Niye ağladığımı bilmiyorum. Yollar çekti beni yine. Yollara düştüm. Akşam, gün batarken çıktım. Bu kez arabanın direksiyonunda oturan benim, ilk defa bunca yol, tek başıma. Otobüslerle gitmeye benzemez ki.. Korkuyorum. Korkularıma, açmazlarıma rağmen gideceğim o dağ köyüne. Gözümde büyümüyor aslında, sabaha kalmaz yakınlarım. Korktuğum yol değil; kendimim. İçimde büyüyen çakırdikenlerim. Kolumun yeniyle yüzümü siliyorum, öbür elimle tutuyorum direksiyonu. Camları açtım, geceye avaz avaz ağlıyorum. Kamyon farları gözlerimi daha bir alıyor… Yaşlar sicim gibi çeneme, oradan göğsüme dek akıyor… Kumru, içimin susmayan sesi… Canım çok yanıyor.