Öbür dünyadan mektuplar-1
İsa Batumlu
tam kabullenmişken herşeyi..
bir kez daha öğrenmişken
olması gerekeni
ve sallamaya başlamışken başımı;
‘en doğrusunun böyle olduğu’na dair..
tam kabullenmişken herşeyi..
bir kez daha öğrenmişken
olması gerekeni
ve sallamaya başlamışken başımı;
‘en doğrusunun böyle olduğu’na dair..
İşlerimizi bitirip
Haydi şimdi elveda
Diyemediğimiz,
Yarım kalan bir yolculuk,
Yarım kalan bir iş,
Yarım içilmiş bir çay gibi
Ansızın çekip gittiğimiz
Bir zaman tüneli gibi
GEÇTİĞİMİZ…
**Muyo gür sesiyle seslendi!…geldiği yeni coğrafyaya”…
“Sizin ağaçtan yapılmış, sıcacık yuvanız içinde türküler söyleyen!…
Her biri gürbüz!..
ya!.. Karanfil kokan çocuklarınız!..
ya!.. Kuzusu koyuna karışmışlarınız!..
ya!.. kadın erkek omuz omuza halaylarınız!..
Konukları bekleyen kahve Cezveniz Ya!..
ya!.. Dallarınızda hiç mi yok sallanan kuru etleriniz
***Guslanız çalmaz mı sizin!..
Aşklarınız!…
Umutlarınız!..
Yok mu?”
Can Şerife’nin şu dizeleri çok etkiledi beni:
“Yetimin hakkı, emeğin alın teri geçtiyse üzerine….”
“Kurban olması gereken kuzular değil, nefsin….”
“Nefsine gücün yetmez, kuzular olur diyetin….”
…
Öyle bir isyan duygusu dolanıyor ki yüreğimde, sormayın gitsin!
Be hey gözü kana doymayanlar! Be hey cennetin anahtarını kanlı törelerin, çağdışı gelenek ve göreneklerin örtüsü altında arayanlar! Be hey karanlık dünyalarında karanlık uykularına doyamayanlar!
Yeter gayrı insana… hayvana… yeşil doğaya ettiğiniz zulüm!
Tanrım!
Söyle ne olur!
Komşu Ali Usta Amca’ya
Yürümesin kuzuların üstüne
Paslı bıçağıyla,
Yetimin hakkı,
EMEĞİN ALIN TERİ
Geçtiyse üzerine
Günahı ne?
Adam, iş yerinde bir soğuk hava deposunda mahsur kalmıştı, panik içinde ne yapacağını şaşırmış, çareler arıyordu, duyuramadığı sesi, umudunu giderek kaybetmesine neden oldu.
Çaresiz donarak ölmek kaçınılmaz kaderi olduğunu düşündü, Giderek sızıyor, belleğini, yitiriyor, ölüme teslimiyetiyle, kendinden geçİyordu.
Evet donarak ölmüştü, soğutma deposu içinde kalan ve sesini duyuramadığı için çaresizliğin kucağında olan insanın sonu başka ne olabilirdi?
Bitkindim!…
Hani uzaktan gördüğünüz, sizi yetişeceğinize inandıran yalancı duruşuyla, bir trene delice koşarsınız da, ciğerleriniz yanar ya…Son anda kalkar gider… Kaçırırsınız… Onun ateşi bu, iki yanımda yanıp duran.
Sen gitmiştin!…
Kıyıda hasır bir tabureye çöktü bedenim. İçime oturur gibi oturdum. Karşımda , gece mavisi, satenden bir çarşaf …Bostancı’da, bana doğru gelen ada vapuru, yırtıyordu onu orta yerinden. Biraz önce yırtılan ciğerlerimi, zehirli bir denizanasının kucağında gördüm … Sanırım öpüyordu şeffaf dudaklarıyla.
Güneş, bakire kanı gibi aktı maviye. Mavinin oldu kızıl…Denizin zifaf gecesi bugün…
Su gibi inledim…Ahhhh dedim…ahhh… Şimdi gök ağlayacak… Ve tanrı, karakuru ruhumu ıslatacak.