İnanırsan gerçek olur
Elif Eser
Işık…
Sana; kaosu bol, ekonomisi çalkantılı, siyasetçileri dalavereci, gelir düzeyi dengesiz, hakları eşitsiz insanları yorgun ama yine de umutlu bir ülkenin en gürültülü şehrinden yazıyorum…
Işık…
Sana; kaosu bol, ekonomisi çalkantılı, siyasetçileri dalavereci, gelir düzeyi dengesiz, hakları eşitsiz insanları yorgun ama yine de umutlu bir ülkenin en gürültülü şehrinden yazıyorum…
Sabah işe gelirken, arabada yine gazete haberlerini dinliyorum. Duyduklarım karşısında; ne yapsam, ne yazsam, ne
söylesem bilemedim…
Nietzsche’nin sözü dilime dolandı yeniden….
“Dünyanın en acımasız hayvanı insandır”.
Yaşadıklarımız, gördüklerimiz, duyduklarımız ve bunlar karşısında her geçen gün artan duyarsızlığımız, tepkisizliğimiz bu cümleyi haklı kılıyor ne yazık ki.
Ne dersiniz ? Nietzsche haksız mı “dünyanın en acımasız hayvanı insandır” derken…
Haber..
Baba ölmüş oğlum!..
Ağlayacağım bilirdim..
Ağlanamazlığı yeni gördüm.
Söylenemezliği..
Ne çok söyleyemezlik birikmiş içimizde,
Ne çok susmuşuz,
Sus…
…..
ma!..

sabaha karşı 04.30 suları…
kısa devre
uyku… sessizlik..
bir yerlerden kulağa çalınan horultu sesleri
pencere açık… kim bu?
bu evde kimse olmadığına göre başka bir evdeki başka biri.
kapat gözlerini ve duvarların yankısını dinle
olmadı
Onunla ilk karşılaşmamızı unutamıyorum. Hafızamdan defalarca çıkarıp atmaya çalıştıysam da bunu bir türlü başaramadım. Ne zaman yeniden hatırlasam, -kendini anımsatacak bir yol bulsa- aynı sıcak Temmuz öğlenine geri döndüm. Belki de bazı şeyler gibi onu da unutmam veya hayatımdan söküp atabilmem için zaman denen mefhum gerçekliğe gereksinimim var. Neticede onunla tanışmak, hayatın karşısındaki ilk büyük yenilgimdi diyebilirim.
Toz halindeki alçıyı bir kaba koydu. Bir spatula yardımıyla sürahideki suyu yavaş yavaş karıştırarak alçıya iyice yedirdi. Hamur kıvamına geldiğinde durdu. Eldivenleri taktı. Sehpayı kanepenin yanına getirdi üzerine ayaklı bir makyaj aynası yerleştirdi. Yere, aynanın karşısına oturdu. Streç paketleme ambalajını yüzüne sardı. Burnunu açıkta bıraktı. Kireç beyazı alçıyı sürmeye başladı. Önce alnı, sonra yanakları, çenesi, burnu (burnunun alt kısmına nefes alabilmesi için sürmemişti), ağzı ve en son gözlerini kapatıp, kapalı göz kapaklarının üzerine koyu kıvam alçı hamurunu sürdü, iyice sürdü. Bu ilk denemesiydi. Başarıp başaramayacağını bilmiyordu.
Eldivenleri çıkarttı. El yordamıyla sehpaya koydu. Her şeyi öylece bırakıp yavaşça kanepeye uzandı. Saatlerce gözleri kapalı yattı. Tıpkı bir ölü gibi. Gömülmeye hazır bir ölü. Mezarına yerleştirilen bir ölü yalnızlığında ve soğukluğunda, elleri; biri göğsü üzerinde, diğeri hemen onun altında, bacakları bitişik, kıpırtısız, öylece saatlerce kaldı. Uyuya kaldı sonunda. Uyandığında yüzündeki alçının donduğunu hissetti. Gözlerini açmadı.