Anasayfa Anasayfa

Sayfa 3 / 41«12345»...Son »

‘şarabî’ Kategorisi için Arşiv

sarı kız


Zelin Artuğ (Ü.Ö.G)

12106995_408548759340775_7574089536417261791_n

Güz mevsiminin başlarıydı. Birlikte oynadığım, birlikte çitlembik ağaçlarına tırmandığım çocukların ağzından düşmez olmuştu sarı kız sözü. Söylediklerine göre sarı kız götürecekti bizi okula. Saçları sarı olmalıydı, ama saçları uzun mu kısa mı hiçbir fikrim yoktu. Kimse onu tarif etmemişti bana. Bir tek adını biliyordum. Sarı kız…

Evimizin bahçesiyle, az ötedeki kumsal ve iri kefallerin yüzdüğü derenin kıyısı tek oyun alanımdı. Kıyısındaki söğütlerin dallarını serin sularına sarkıttığı bu dere evimizin yakınındaki kumsalda iyice sığlaşır, denize dökülürdü. Çocukluk eğlencelerimizden biri de derenin sığlaştığı kumsalda paçalarımızı sıvayıp, naylon ayakkabılarımızla dereye dalmak, bir yakadan öte yakaya geçmekti.. Böylece büyük bir iş başardığımızı kanıtlamış oluyorduk. Yorulunca karşı yakadaki kayanın üzerine oturur, naylon ayakkabılarımızı ayağımızdan çıkarıp içindeki suyu boşaltırdık. Uzaktan annemin çağırdığını duyunca ayakkabılarımı elime alır, karşı tarafa yalın ayak geçerdim. Kumsalı geçip üç basamaklı merdivenin başına gelince ayaklarıma yapışan kumları silkeler, ayakkabılarımı giyer, annemi daha fazla kızdırmadan eve koşardım.

Bütün yaz koşup oynadığım kumsalda deniz çekilmiş; dışı çok hoş desenli, içi sedefli istiridyeler, denizyıldızları vurmuştu kumsala. Martılar kumsala doğru süzülüyor, gagalarında avlarıyla havalanıyorlardı. Havalar serinlemiş, gökyüzünün mavisi solmuştu. Rüzgâr sert esiyor, ağaç dalları arasında ıslık çalarak dolaşıyordu.

Yazının tamamını okuyun »

Özlem


Şerife Karaçayır Mutlu

t

 

 

Hani nerde

hafta sonları

annemin

haşhaşla katmerlediği

sacüstüleri

çıkın edip semaverle

bir faytonun atının yorguluğuna

yüklediğimiz mutluluklar?

Yazının tamamını okuyun »

mezarın açılışı


Leman TOGO

Nisanda Kar adlı romanımdan bir bölüm daha. (1936)

 

f83ac76f284011172e3d7d932a46ea97

 

Şehirdeki yeni yapılanma mezarlığın yerinin değişmesini gerektirmişti. Mezarlığın yerine hastane yapılması kararlaştırılmıştı. Gülayşe Ana’nın Hamursuz dağının dibindeki tarlasını yeni mezarlık amacıyla istimlak etmişlerdi. Kadere bakın ki eskiden tütün tarlası olan ve çoğu kez işçilerin başında giden Halide’nin kemikleri, kendi arazilerine taşınacaktı. Murat ilgilenmedi bu işle. Gülayşe Ana’ya düşmüştü mezarları açtırmak ve taşıtmak. Feyza bunu duyunca anneannesiyle birlikte gitmek için ısrar etmişti. Zaten yalnız olan kadıncağız önceleri karşı çıksa da sonunda kabul etmişti. Küçüktü ama çocuk gibi değildi Feyza. Kolay ağlamaz, korkusuz, dirençli, yorulmaz, yardımsever, kardeşlerini kıskanmayan olgun bir çocuktu.

 

Yazının tamamını okuyun »

Nisanda Kar


Leman TOGO

(Romandan bir bölüm)

 

 

Pakayla_Biehn_Double_Exposure

 

Bu yağmur eskisi kadar değilse de oldukça zarar vermişti ürünlere. Murat zarar gören yerleri düzeltmekle uğraşıyordu yağmur altında. İşleri olmayanlar evlerinden dışarı çıkmıyorlardı. Hayvanlar damlarındaki kuru otlarla idare ediyorlardı. Çiftlikte yaşam şartlar elverdiği şekilde devam ediyor, çamur, balçık da olsa ürünler toplanıyor, gerekli yerlere gönderiliyordu.

Murat körüklü çizmelerini, muşamba yağmurluğunu giyer, işçilerin başına giderdi. İşiyle mutlaka kendisi ilgilenir, tarlasını devamlı gözetim altında tutardı. Geceleri çiftliğin sulanmasıyla çoğunlukla kendisi ilgilenirdi. Murat’ın uzun süre oturup dinlendiği görülmemişti hiç.

Ocaktaki meşe kütüğünün önüne yığılan odunlar çıtırtılarla yanıyor, odayı ısıtıyor,  duvarlarda gölgeler oluşturuyordu. Odanın giriş kapısının sağındaki duvarın yanında Pakize’nin yatağı vardı. Üşümesin diye yatağını ocaklı odaya almışlardı. Odaların hepsinde ocak yoktu. Bazı odalar mangalla ısıtılırdı. Pakize hastalığı ağırlaşmış, boylu boslu kızdan eser kalmamıştı artık. İki yorganın altında ufacık kalmış bedeniyle sırtını ağrılardan kurtarmak için kıpırdanıyor, kısık bir sesle inliyordu.

Pakize son zamanlarda iyice yatağa düşmüştü. Üstüne üstlük bir de ishal olmuştu. Doktorlar ishaline bir türlü çare bulamamışlardı. Zaten ayakları da tutmuyordu. On sekiz yaşına gelmişti ama hastalığı her yıl biraz daha artmış, doktorlar ondan ümidi kesmişlerdi artık. Kalp romatizması onu daha fazla yaşatmayacaktı. Ama bu ishal neydi böyle? Ona da dizanteri demişlerdi. İlaçların hiçbir yararı olmuyor, ishali kesilmiyor, zayıfladıkça zayıflıyordu kızcağız. Bir deri bir kemik kalmıştı. Kırk kilo ya var ya yoktu.

 

Yazının tamamını okuyun »

çakma şövalye don quichotte’un maceraları


Zelin ARTUĞ

 

 

 

c3ea67acd4e94421079bd04055058fe8

 

Ortaçağda kendini şövalye sanan, yel değirmenleriyle savaşan, mahallenin delisi bir Donkişot vardı. Bugün herkese posta koyan, kendini bir şey sanan birileri bana onu hatırlatıyor!

***
At, bunu yakında atar sırtından! Yıllardır bunu taşımaktan dizlerinde derman kalmamış. Attı, atacak!…Yalaka Şanzo Panza olmasaydı, çoktan attıydı!…

Mahallenin delisi! Herkese posta koyuyor! Yel değirmenleriyle savaşıyor! Kendini soylu mu soylu bir şövalye sanıyor!

 

Yazının tamamını okuyun »

Le Sahara, l’identité et l’africanité dans la littérature francophone du Sud-est: Moha Souag s’exprime


Moha SOUAG/Brahim el Guabli ابراهيم الكبلي

ScreenShot2013-04-30at11_13_15AM

Apr 30 2013

 

Moha Souag est un écrivain francophone qui a gagné une place prestigieuse dans le paysage littéraire francophone au Maroc grâce à sa persévérance, à l’abondance des ses écrits et à son style d’écriture innovant ; « polygraphe confirmé, il a touché/visité (tâté de) tous les genres littéraires, la poésie, la nouvelle, le roman, le conte. Il a obtenu des prix littéraires tels que le grand prix Atlas, le prix de la nouvelle octroyé par RFI. » Moha n’est pas uniquement une figure de proue de la littérature francophone, mais il fait partie de ces écrivains engagés dans les débats socio-économiques et culturels qui touchent au quotidien de leurs concitoyens. Originaire de l’ancien Ksar-es-souk, l’actuelle province d’Errachidia, Moha s’inspire de la rudesse de la vie oasienne pour produire une littérature qui fera justice aux délaissés, aux oubliés et à ceux qui ont besoin d’un porte-parole pour sublimer leur vie et l’immortaliser dans la littérature. Il se trouve que cette vie oasienne, désertique, aride, difficile et même épuisante trouve sa meilleure expression dans la langue de Molière, que Moha manie avec finesse. Nonobstant, la connaissance la plus fine de la langue ne suffit pas pour un écrivain d’une aussi grande stature que celle de Moha Souag. Au delà des connaissances linguistiques approfondies, il faut avoir du génie, être habité par l’angoisse littéraire et avoir la profonde conviction qu’on est sur le droit chemin, dans une société pour laquelle la littérature et la lecture sont les moindres des priorités. Le cas de Moha Souag nous enseigne qu’on n’est pas uniquement écrivain au Sud-est, on devient aussi l’intellectuel organique qui doit mener les combats quotidiens avec le peuple pour améliorer ses conditions de vie. Par la force des choses, Moha Souag est romancier, éducateur et intellectuel organique qui sert d’exemple aux nouvelles générations de sa région natale. Il descend du « château fortifié » de l’intellectuel pour assumer sa tâche auprès du petit peuple avec fierté et beaucoup de dignité.

L’année de la chienne, Iblis, Les années U, Des espoirs à vivre, Le grand départ, Les joueurs, Un barrage de sucre, Indiscrétion des cocottes et La femme du soldat, entre autres, indiquent la nature prolifique du romancier du pontage avec l’Afrique sub-saharienne et la littérature du désert. Cette œuvre littéraire qui s’étend sur trois décennies doit être une pièce charnière dans tout effort sérieux de compréhension de l’évolution de la société marocaine depuis les années 1970. Grâce à la diversité de ses expériences et sa mobilité au Maroc, sa littérature documente d’une manière anthropologique les changements vécus par cette société avec la précision du médecin légiste effectuant la meilleure des autopsies. Moha ne dénonce pourtant pas ; il « tisse » et laisse le visiteur de son monde de « tisserand » voir les couleurs de sa tapisserie et se créer les images qu’il aime voir dans le travail littéraire.

C’est de la partie du Maroc « inutile » longtemps absente de la liste des priorités des détenteurs du pouvoir décisionnel dans le royaume chérifien que vient Moha Souag. Comme la majorité des filles et des garçons de cette partie du Maroc, il fût obligé d’interrompre ses études universitaires à Rabat, faute de bourse, pour entamer une carrière dans l’enseignement de la langue française au collège dans sa région natale. L’histoire de Moha n’est pas unique ; dans chacun de nous, les enfants du Sud-est, habite un Moha embryonnaire qui se sacrifie sur l’autel de la nation pour subvenir aux besoins de sa famille et lui garantir une vie meilleure. Que Moha Souag quitte ses études pour revenir à Ksar-es-souk y enseigner le français au collège n’est pas un exploit. L’exploit demeure plutôt dans ce retour aux sources pour essayer à la fois de donner voix mais aussi d’ouvrir la voie aux habitants de ces contrées trop longtemps oubliées par les gouvernants. Ce retour aux origines marque la naissance du romancier du Sahara du sud-est du Maroc.

Quand je lis l’œuvre de Moha Souag, je ne cesse de le comparer au Toubkal, le plus haut sommet au Maroc. Une sommité littéraire qui mérite d’être davantage étudiée.

 

Yazının tamamını okuyun »

Umut için senfoni dinliyorum


Zelin Artuğ

51MKGSWT18L__SL500_AA300_
Uğur Kökden’in denemeleri , çoğu kez çetin bir yolculuktur okur için. Denemeleri okurken tıpkı bir senfoni dinler gibi uyumlu sesler alırsınız. Denemelerin yazarı, çağının tanığı değil, “sanığı” gibi davranma yürekliliğini göstermiş. Okur da aynı duyarlılıkla tanıklık edince çağına, umudun fısıltısı giderek çok sesliliğe, bir senfoniye dönüşüyor.

Denemeler -belki de rastlantıdır – Kafka ile başlayıp, Kafka ile bitmiş. Kafka ile benzerliği var yazarın. O da Kafka gibi, “yargılanan ve izleyen biri” günümüz dünyasında. Ülke insanının nabzını bütün dünya ülkelerinin halklarının nabzıyla birlikte yakalayan bir “sanık doktor.” İzlenirken bile izleyen bir halk adamı…

 

 

Yazının tamamını okuyun »

Eskiye dair


Cafer Demirtaş

539521_3607809200035_609708597_n

Eski bir kent ölüsü, küllenmiş bir dağın mağrur gölgesi
Islak sokaklara okunmuş bir eski şiir
Titretir nazlı nergis kokulu dudaklarımı.
Neye yarar kandan bu kalbim, ki olmasa
Hala içimde ipek dokuyan zamansız sevgili…

CAFER DEMİRTAŞ, 2012 Eylül

Yazının tamamını okuyun »

Güne yazılan


Cafer Demirtaş

 

161

 

Kaç dürülmüş hesap, zulasında kaç hain pusu
Kaç yaralı turna kaç Kerbela
Daha buğusu üstünde kaç kanlı düş
Büyür büyür de ben her gece savrulurum..

Yazının tamamını okuyun »

DENİZ’ler Bozkır’a Emanet


Sevtap Özkahraman

 Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan
 

Yüreğimde haykıran suskunluk
Ne de çok benziyor
Rüzgârda sallanan fidanlara…
Ve
Son mektubun kelimeleri kadar
Dokunaklı…
 
Duygular etrafa kalabalık kendine yalnız
Gün geceyi öperken postallarının bağcıklarında…
Gece ölüme demleniyor 
Gençliğimizi dağlaya dağlaya…

Yazının tamamını okuyun »