Anasayfa Anasayfa

Sayfa 5 / 8« İlk...«34567»...Son »

‘Öykü’ Kategorisi için Arşiv

Kenan Reis


Zelin Artuğ

İki arkadaş, Nail ile Mevlüt, ağaçların gölgesine kurulmuş salaş masalardan birine oturdular. Balık yemeye gelmişlerdi Balıkçı Kenan’a. Tüyü yeni bitmiş garson çocuk siparişi alıp mutfağa yöneldi. Izgara balık kokusu sarmıştı dört bir yanı. Nail dirseklerini plastik sandalyenin kolluğuna dayadı, arkasına yaslandı. Bu salaş mekanların plastik koltuklarının bir kıyısı mutlaka ya kırık olurdu ya çatlak. Zemin düz değilse sandalye topallayıp dururdu.
Besili bir tekir kedi salına salına az ileriye, tam masalarının karşısına geldi, oturdu. Ağzını kocaman açtı, esnedi. Sivri dişleri göründü esnerken. Nail, masaya ‘Balıkçı Kenan’ logolu ufak bir tabak içinde bırakılan ıslak mendillerden birinin yine ‘Balıkçı Kenan’ logolu kağıdını yırttı, ellerini sildi. Mendil tabağını arkadaşının önüne sürdü.
Mevlüt’le yatılı okuldan arkadaştılar. Mevlüt, Çankırı’dan gelmişti. Denize, kuma, martılara, balığa, balıkçıya yabancı sayılırdı. Nail, İstanbul çocuğuydu. Çocukluğu Tuzla’ da, geçmişti. Dereden tepeden konuşmayı, anlatırken lugat paralamayı pek severdi. Anlattı:
” Bu Kenan Reis var ya, balıkçıların babası, ustasıdır. Benim çocukluğum, biliyorsun, Tuzla’da geçti. Su deposuna yakın bir evde oturuyorduk o zamanlar. Yazları bütün gün sahile iner, kıyıda dokuz taş, domino falan gibi oyunlar oynardık.
Kenan Reis genç bir balıkçıydı o yıllarda. . Bir balıkçı motoru vardı, üç beş de tayfası… Motorla açılır, ağ atarlardı. Kıyıya dönen motorun sesini duyduğumda oyunu bırakır, kıyıda dikilir, motorun kıyıya yanaşmasını beklerdim. Bazen beklemekten başıma güneş geçer, güneşten ve deniz suyundan solmuş kasketimi denize daldırır, suları süzüle süzüle kafama geçirir, serinlemeye çalışırdım.”
Balıklar geldi masaya. Mevlüt hafifçe başını eğdi, tabağındaki balığı kokladı.” Nefis görünüyor. Ne cins balık bu? ” diye sordu. ” Çupra! “dedi Nail.” Hadi buyur! Sıva kollarını, elle yenir bu derya kuzusu! “
Mevlüt tabağındaki balığın kılçıklarını ayıklarken bir yandan da göz ucuyla Nail’in hareketlerini süzüyordu. Nail, ağzı doluyken sanki çupraya saygısızlık olurmuş gibi susuyor, her lokmadan sonra ellerini masadaki çek-al peçete kutusundan bir peçete alıp siliyordu. Tabi peçeteyi yırtmadan kutusundan çıkarabilirse… Öyle bir tıkıştırılmıştı ki peçeteler, yırtılmadan çıkmıyordu. Masanın yan tarafı yırtık pırtık peçete doluyor, yeni yetme garson koşarak gelip, peçeteleri topluyor, çöpe götürüyordu.
Balıklarını bitirince, garson masayı temizlerken, iki arkadaş, mutfağa bitişik derme çatma barakadaki lavaboda ellerini yıkadı. Mevlüt, sıvı sabun kabının tepesine kağıt havlu rulosundan kopardığı kağıtla bastı, koyu pembe akan sıvı sabunla iyice ellerini yıkadı. Masaya döner dönmez çayları geldi. Nail, çayından bir yudum alıp devam etti anlatmaya.
“Kenan Reis, motoru kıyıya çekince şenlik başlardı. Tenleri güneş yanığı tayfalar ağlara kolan vurur, kumlara bata çıka ağları kıyıya çekerlerdi. Tayfaların ayaklarının altındaki kum sırılsıklam ıslanır, kumsal boyunca, yalınayak balıkçıların kocaman, ıslak ayak izleri çıkardı kuma. Asıl şölen, balıkların sudan çıktıkları andaki danslarıydı. Can havliyle havaya sıçrayan balıklar akşamın son kızıllığında mavi, lacivet, kızıl, gümüş rengi ışıltılarla bir tür ölüm dansı yaparlardı. Bu şölenin asıl davetsiz misafirleri büyük bir iştahla havada cıyak cıyak dönen martılar olurdu. “
Mevlüt için çok yabancı sahnelerdi bunlar. Ama Nail öyle bir ballandırarak anlatıyordu ki bir an masanın bacağına sürtünüp balık dilenen kedinin miyavlamasını martı cıyaklaması sandı. Çayından son bir yudum aldı, arkasına yaslandı, gülümsedi:” Oğlum, sen şair olmalıymışsın! Harcandın oğlum, sen! ” Nail bir kahkaha attı,” Hadi kalkalım, fuara geç kalmayalım”dedi. Metin Akpınar’ın ‘Maganda’ kitabıyla, Müjdat Gezen’in ‘Haddini Bil’ kitabının imza gününe yetişeceklerdi.
Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

Kumsalda


Zelin Artuğ

“Yürüyen ansiklopedi” derlerdi ona. Gerekli gereksiz her şeyi nasıl aklında tutar ki insan? Hadi gerekliler neyse de bir dolu deli saçması!
“Bu kadar deli saçmasını nasıl biriktiriyorsun kafanda?” diye sordu arkadaşı.
Cemil dik dik baktı Fuat’a:
“Bir kere kafamda biriktirdiklerim ‘saçma’ değil, deli dediklerin de ‘deli’ değil! “
” Ne yani, profesör mü deliler? “
” Yok! Onlar alıcı kuşlar gibidir. Bilgi dağıtmazlar, bilgiyi toplar, kafalarına yığarlar. “
“Çeri çöpü toplayıp çöp odasında biriktirmek gibi yani… “

Bab-ı Ali’de yağmur yağıyor


Zelin Artuğ

Kitap kafede bir masa… Dışarıda sağnak yağmur kafenin camlarını dövüyor, sular kavisler çizerek camlardan akıp, arnavut kaldırımında yokuş aşağı minik dereler oluşturuyor. Masada orta yaşını biraz geçkin bir adam ve orta yaşlı bir kadın koyu bir sohbete dalmışlar.

Yosun kokulu bir sabah


Zelin Artuğ

Sadi uyandı, perdeleri kapalı pencereye baktı. Yaprak desenli perdenin ardında gün henüz ağarıyordu. Yorganı kafasına çekti, gözlerini yumdu. Bu sabah kararlıydı. Bir saat daha uyuyup iyice uykusunu alacaktı. Sağına döndü, soluna döndü, uyuyamadı. Yavaşça doğruldu, saate baktı, kalktı. Perdeyi yana toparladı, pencereyi açtı. Çam ve yosun kokulu serin havayı içine çekti. Tam karşısında deniz, kumsalın başlangıcında bir öbek fıstık çamı… Ufukta bir adacık…

Güleryüzlü yarenlik


Zelin Artuğ

Güler, Cevizlibağ’da metrobüsten indi, yorgun kalabalığa karışıp, koşar adımlarla tramvay durağına yöneldi. Tam önünde yaylanarak yürüyen uzun boylu genç sigarasını söndürmeden yola atınca iki adım yana kaydı. Kısa boylu, hafif kambur, kumaş pantolonlu yaşlı bir kadın yolun ortasında durmuş, başındaki örme atkıyı düzeltiyordu. Kadının yanından hızlı adımlarla geçen uzun boylu genç kız cep telefonuyla yüksek perdeden konuşuyor, belli ki bir yere yetişmeye çalışıyordu. Geçitin kıyıları çer çöp doluydu. Boş su şişeleri, kağıt mendiller, kirli poşetler…
Yazının tamamını okuyun »

Aynalı


Zelin Artuğ

Çocuk yoruldu, dedesinin elini bıraktı, iki adım önüne geçip, yaşlı adama kollarını uzattı. Boyu, dedesinin bacağı kadardı. Demek ki “bacak kadar velet” sözü buralardan geliyordu. Dede kasketini düzeltti, gülümseyerek eğildi, çocuğu kollarının altından tutup kaldırdı, omzuna bindirdi.Dedesinin omzunda rahata eren çocuk keyiflendi. Artık “bacak kadar” değildi. Sokakta yürüyenlerin hepsine tepeden bakıyordu. Bir de çıplak ensesine vuran şu kavurucu yaz güneşi olmasa, durumu hiç de fena sayılmazdı.

Kavaklıdere Leyla


Zelin Artuğ

Yakup kirli kasketini çıkarıp kucağına koydu, iki eliyle kafasını sıvazladı. Elinin tersiyle camın buharını sildi. Otobüsün kirli camından yan sokağa kurulmuş pazarın birbirinin üstüne yıkılmış gibi duran tentelerini gördü.
Belediye otobüsü her durakta biraz daha doluyor, kasiste, dönemeçte, ayaktaki yolcular birbirlerinin üzerine yıkılıyorlardı. Gri pardesülü, koyu yeşil eşarplı genç bir kadın, damalı çantasını sımsıkı kucaklayıp göğsüne bastırırken tutunacak bir yer aradı. En yakınındaki koltuğun demirine tutundu. Hemen dibinde oturan yaşlı kadın burnunun dibine uzatılan koldan rahatsız oldu, ayaktaki kadına ters ters baktı.

Pazar molası


Zelin Artuğ

Yaşlı kadın başını eğdi, kayan başörtüsünü düzeltti, çenesinin üstündeki düğümü sıkılaştırdı. Derin bir iç çekti, “Allaaahh, çok şükür!” dedi. Oturduğu bank buz gibiydi. Gözü yan taraftaki banka kaydı. Birileri gazetesini okumuş, katlamış, bankın üzerine bırakıp gitmişti. Yaşlı kadın doğruldu, sağına soluna baktı, eteğini romatizmadan kıvrılmış parmaklarıyla düzeltti, banktaki pazar filesine bir göz atıp hızlıca bankta unutulan gazeteyi kapıp geldi. Minder gibi konforlu olmasa da kat kat sayfaları poposunu soğuktan korurdu.

Bir öğle vakti


Zelin Artuğ

Annesi taşlığı yeni yıkamıştı. Yaz güneşi iki basamaklı taş merdivenden bahçeye nazlı nazlı süzülen suyu yaladı, yuttu.
Küçük kız, ayaklarındaki mavi çiçekli, fıstık yeşili terliklere baktı. Çömeldi, pembe ojeli minik ayak parmaklarındaki tozları eliyle silkeledi. Terliğini çıkarıp, merdiven basamağına ayağını koymasıyla çekmesi bir oldu. Taş basamak öğle güneşinde iyice kızmış, çıplak ayakla basılamaz olmuştu.

Otobüs


Zelin Artuğ

Otobüsle gece yolculuğunu severdi. Kendisi gibi birkaç kişinin daha uyanık olduğunu görmek içini rahatlatırdı. Uyumak, ölmek gibi bir şey, diye düşünürdü, sevmezdi uykuyu. Otobüste herkes uyusa da sürücü uyumuyordu en azından.

Kollarını kavuşturup, koltuğuna iyice büzüldü. Hafiften serinlemişti ortalık.

Geceleri soğuk olmuyordu böyle. Aksine otobüsün içi iyice ısınıyor, camlar buharlanıyordu. Ne zaman camlar buharlansa, çocukça bir dürtüyle şöyle bir göz atardı sağına soluna. Yolcuların çoğunun uyuduğuna kanaat getirince usulca yumruğunu sıkar, bir damga gibi buharlı cama bastırır, yumruğunun izini çıkarırdı.

Yazının tamamını okuyun »