Anasayfa Anasayfa

Sayfa 3 / 8«12345»...Son »

‘Öykü’ Kategorisi için Arşiv

Kınalı bir düş


Zelin Artuğ

Yusuf bir düş gördü. Kınalıydı… Yumuşacık, beyaz tüyleri vardı düşün… Önü sıra yürüyordu. Sonra yok oldu. Kınalı düşü yok oldu. Anasına sordu: “Sen biliyor musun? Sen gördün mü nereye kayboldu? Nenemin saçları da böyle akça pakçaydı… Nenemin saçı da kınalıydı. O ne zaman yok oldu ana? Nereye kayboldu, sen biliyor musun? Bana, “kurbanın olam!” derdi… Kurban mı oldu nenem, ana? Kaybolanlar hep böyle kınalı mı olur?” Anası yüzüne öylece baktı, sustu, cevap vermedi ona. Nenesi öleli iki yıl oluyordu.

Güneş yiyen adam


Zelin Artuğ

Sabah… Tan aydınlığı… Adam, sessizce kalktı. Giyindi, dışarı çıktı. Bugün iş yok. Tatil değil. İzin günü de değil. Bugünün öteki günlerden bir ayrıcalığı var. İşten atıldıktan sonraki ilk sabah… Ne yapacağını bilmeden yürüdü sokaklarda. Ayakları onu yalnızlıklara çekiyordu. Kimsenin olmadığı, kimsenin soru sormayacağı yerlere. Sabah ayazı çarptı yüzüne. Yakalarını kaldırdı, elleri ceplerinde yürüdü.

Otobüs durağının önünden geçerken ani bir kararla durdu. Durakta başka insanlar vardı otobüs bekleyen. Onların arasına karışmadı. Birkaç adım daha attı, az ötede, durağın dışında durdu. Otobüs bekleyenler kuyruğa girmeye başlamışlardı bile. Orada durursa kesinlikle oturacak yer bulamayacaktı otobüste. Bunu umursayacak durumda değildi.

 

Yazının tamamını okuyun »

Kırmızı başlıksız kız


Zelin Artuğ

Deniz kıyısı… Durgun, pırıl pırıl bir su… Suyun dibinde çakıl taşları görünüyor. Sarımtırak, saydam, küçük kaya balıkları dolaşıyor taşların arasında. Yüzümü suya daldırıp, gözlerimi açıyorum su altında. Işıklı hareler dolaşıyor kumun üzerinde. Kum, incecik… Bir yengeç yürüyor kumun üzerinde. Yan yan basıyor sanki. Kaya balığı, yengece dokunup kaçıyor. Güvende olacağı bir noktaya gelince salına salına yüzmesine devam ediyor.

 

Yazının tamamını okuyun »

Cangılda kuru bir yaprak


Zelin Artuğ

Huriye, camın önündeki divana oturmuş, sokağı gözlüyordu. Mahallenin çocukları kapının önünde toplanmış, büyük bir şamatayla dokuztaş oynuyorlardı. Huriye’nin üç yaşındaki torunu Mert de çocukların arasındaydı. Kızı ütücülük işi bulunca torununa bakmak da Huriye’ye düşmüştü. “Siyatiğim var, tansiyonum var benim” dediyse de dünürü Emine, çocuğa bakmayı üstlenmemiş, torun onun başına kalmıştı. Vermeyecekti kızı o çulsuza. Hiçbir işte dikiş tutturamıyordu. Babasının aksiliği, anasının “höt”lüğü bu oğlana geçmişti işte. Kaç işten kovulmuştu bu güne kadar.

 

Yazının tamamını okuyun »

Cumhuriyet’in ikinci sayfası


Zelin Artuğ

Deniz kıyısı… Mevsim kış. Sular çekilmiş. Sığ yerlerde kum birikintileri… Martılar dönüyor sığlık yerlerde. Hüzünlü bir yaygaraları var. Uzaklarda bir ada… Çocukluğumun gizemli adası o. Adada dört köpeğiyle birlikte yaşlı bir kadının yaşadığı söylentileri dolaşıyor. Yaşlı kadın, çocuk kafamda o renkli resimleri olan kitaptaki cadıyı çağrıştırıyor, hani şu Hansel ile Gretel masalındaki cadı…
Yazının tamamını okuyun »

Mol’Osmanlar’ın Cinibiz


Zelin Artuğ

Cinibiz, üstündeki samanları silkeledi, içeriye girdi. Kapı, gıcırtıyla kapandı ardından. Kapının tokmağını tutup yeniden açıp kapadı, gıcırtının nereden geldiğine bakmak için kafasını eğdi, oymalı raftan yağdanlığı aldı, menteşeleri yağladı. Birden ter bastı. Kasketini çıkarıp kapının arkasındaki çiviye astı.

 

Yazının tamamını okuyun »

Cemreyi Beklerken


Zelin Artuğ

Deniz kıyısında tek katlı bir ev… Evin girişinde camekândan bir odacık… Küpe çiçekleri yerleştirilmiş cam önlerine. Bir de oturma yeri var cam kıyısında. Ambalaj sandıklarının üzerine çiçekli basmadan yüzleri olan minderler atılmış, yumuşacık bir köşe yapılmış. Yazın, evdeki kışlıklar, kışın da yazlıklar doldurulur bu sandıklara. Ara sıra sandıkların üzerindeki minderlerle basma çiçekli örtüler kaldırılır, açılan sandıklardan bir yün yelek, bir yün çorap çıkarılır, ya da açılan sandığa başka fazlalıklar konur.

Seyfi Usta


Zelin Artuğ

Gazeteyi katladı, masaya fırlattı. Yine başlamıştı öksürük nöbetleri. Bir başladı mı nöbet, ciğeri sökülürcesine öksürüyor, suratı kulaklarına kadar kızarıyordu. Yaşlanıp saçı sakalı seyrelince kulakları iyice sarkmış, hatta biraz da kanı çekilip kararmışlardı sanki. Aynaya baktığında kulaklarından önce burnu çarpıyordu feri kaçmış gözlerine. Burnu o kadar da büyük değildi gençken. Hatta hep biçimli bir burnu olduğunu düşünürdü. Büyük de denemezdi aslında. Sanki burun kanatları şişmiş, burun delikleri büyümüştü.

Karadeniz çok karaydı (2.Bölüm)


Zelin Artuğ

Reyhan’ın tam karşısındaki gülün dalına bir saka kuşu kondu. Konmasıyla havalanması bir oldu. Üst dallardaki hafiften solmaya başlamış gülün yapraklarından birkaçı döküldü. Kuş uçtu, bahçe demirine tutundu. İleri geri bir iki yaylandı, havalandı, bir çamın tepesine kondu. Reyhan’ın rahmetli kocası Emef, bu çamın fidesini üç saatlik yoldan, Çayırova ziraat Meslek Okulunun Çiçekçilik Şubesi serasından getirip dikmişti. Orada gördüğü çiçekleri anlata anlata bitirememiştölüm)i.
Reyhan çok severdi çiçekleri. Hercai menekşe tohumu da istemişti kocasından. Emef, hercai menekşe tohumu almadan gelmiş, Reyhan’a şöyle açıklamıştı nedenini:

Karadeniz çok karaydı (1. Bölüm)


Zelin Artuğ

Reyhan, şifonyerin çekmecesinden sabun kokulu, yeşil üzerine kırmızı karanfil desenli, iğne oyalı, ütülü bir yazma çıkardı, başına örttü. Sırtına yün atkısını sardı, evden çıktı, verandadaki sallanır koltuğuna oturdu, torununu beklemeye başladı.
Reyhan’ın anneannesi daha bebekken ailesi Rusya’nın Çerkesya’yı işgalinin ardından yaşanan, katliam ve sürgün sonrası aç susuz yollara düşmüş, Osmanlı topraklarına göçmüştü. Reyhan, Cumhuriyet’in ilanından kısa süre sonra Adapazarı’nın Geyve ilçesinde doğmuş, bu katliamın öyküsünü aile büyüklerinden defalarca dinleyerek büyümüştü.