Anasayfa Anasayfa

Sayfa 1 / 712345»...Son »

‘Öykü’ Kategorisi için Arşiv

Yağmur


Zelin Artuğ

Yağmur başladı. Birazdan gök gürüldeyecek. Her yağmur yağdığında gökyüzü ilençle inilder böyle.

“Turnalara bir semahı çok gördün” diyordu şairin biri. Hangisiydi, anımsamıyorum.

Tozlu köy yolları nasıldır şimdi? Yağmur damlaları iri iri yola düştüğünde, kalın toz tabakası suyu yutar, toprak bir süre kuru kalır. Sonra, yağmur suları ince dereciklere dönüşür, kıvrılarak akar yokuş aşağı.

Yazının tamamını okuyun »

Kafkaslar’a yolculuk


Zelin Artuğ

“Alev sarısı” bozkırlara düştü yolumuz yine. Başımızın üzerinde dost selamı, Hidalgo’nun terkisinde bin bir çeşit kır çiçeğinin rengi, doludizgin yollardayız. Tepemizde sarı sıcak bir güneş. Güneşin hışmından başımızın üstündeki dost selamı koruyor bizi. Gökyüzünün mavisi, güneşin sarı sıcağından bakır çalmış, açık kirli yeşil bir renk almış. Bir süre sonra güneş sıcak sarısını maviliklerden sıyırıp tepelerin ardına çekilecek. Yerkürenin öteki yüzündeki halklara dost selamı göndermeliyiz hemen. Selamlarımızı baş üstüne alıp, sarı sıcaktan korunmaları için. Yağmurları küstürenler, yer küreyi sarı sıcaklara mahkûm edenler gizliden gizliye sevinemesinler diye! Bu halk düşmanlarına karşı, dünyanın dört bir yanında sarı sıcak savaşlar çıkaran bu silah tüccarlarına karşı bütün halklar dayanışma içinde olmalı.

Yazının tamamını okuyun »

Güğüm


Zelin Artuğ

Ali, dirseğini deniz kıyısındaki korkuluğa dayadı, ağır ağır suya batan teneke güğüme kaçamak bir bakış attı. Yarısı su dolu güğüm, sapına iple bağlanmış iki bardakla birlikte denizin derinliğine inip gözden yiterken o günkü kazancı, yarına dair umudu, insana inancı da yitiyordu. Elini cebine attı, o günkü kazancını yokladı. Yeni bir güğüm almaya çıkışmazdı parası. Bir an, soyunup suya atlamayı, zabıtalar gelmeden güğümü çıkarıp kaçmayı geçirdi aklından. Yüzme bilmiyordu. Suya dalıp bir daha çıkamamak da vardı işin ucunda. Biri atlar, kurtarırdı belki, ama kim yapacaktı? Kıyıdaki kalabalığa bir göz attı. Eminönü, insan kaynıyordu. Çımacılar, dolmuş taksi kâhyaları, halka tatlısı, şambali, turşu suyu, sepette lahmacun, balık ekmek satıcıları, midyeciler, allı morlu giysileriyle Anadolu’nun her yanından, iş arayan erlerinin ardı sıra gelmiş köylü kadınlar… Gördükleri her ilginç şeye sümüğünü çeke çeke bakarak analarının ardında sürüklenen, bazen analarının elinden kurtulup koşarken düşüp yaygarayı basan çocuklar…

 

Yazının tamamını okuyun »

Paris Hilton


Zelin Artuğ

Uçak Paris semalarında… Takım elbiseli, sarışın, genç adam, yuvarlak uçak penceresinden bakıyor. Hiçbir şey göremiyor. Bembeyaz bulutlar var uçağın altında. Uçak, sanki pamuk yığınlarının üzerinde süzülüyor. Birazdan bir anons gelecek. Yolcular kemerlerini bağlayacaklar. Uçağın Orly’ye inmesi biraz daha sonra… Hilton’daki toplantıya geç kalması söz konusu değil. Hava limanından alacaklar onu.

Yazının tamamını okuyun »

Kınalı bir düş


Zelin Artuğ

Bir düş gördü. Kınalıydı… Yumuşacık, beyaz tüyleri vardı düşün… Önü sıra yürüyordu. Sonra yok oldu. Kınalı düşü yok oldu. Anasına sordu: “Sen biliyor musun? Sen gördün mü nereye kayboldu? Nenemin saçları da böyle akça pakçaydı… Nenemin saçı da kınalıydı. O ne zaman yok oldu ana? Nereye kayboldu, sen biliyor musun? Bana, “kurbanın olam!” derdi… Kurban mı oldu nenem, ana? Kaybolanlar hep böyle kınalı mı olur?” Anası yüzüne öylece baktı, sustu, cevap vermedi ona. Nenesi öleli iki yıl oluyordu.

 

Yazının tamamını okuyun »

Güneş yiyen adam


Zelin Artuğ

Sabah… Tan aydınlığı… Adam, sessizce kalktı. Giyindi, dışarı çıktı. Bugün iş yok. Tatil değil. İzin günü de değil. Bugünün öteki günlerden bir ayrıcalığı var. İşten atıldıktan sonraki ilk sabah… Ne yapacağını bilmeden yürüdü sokaklarda. Ayakları onu yalnızlıklara çekiyordu. Kimsenin olmadığı, kimsenin soru sormayacağı yerlere. Sabah ayazı çarptı yüzüne. Yakalarını kaldırdı, elleri ceplerinde yürüdü.

Otobüs durağının önünden geçerken ani bir kararla durdu. Durakta başka insanlar vardı otobüs bekleyen. Onların arasına karışmadı. Birkaç adım daha attı, az ötede, durağın dışında durdu. Otobüs bekleyenler kuyruğa girmeye başlamışlardı bile. Orada durursa kesinlikle oturacak yer bulamayacaktı otobüste. Bunu umursayacak durumda değildi.

 

Yazının tamamını okuyun »

Kırmızı başlıksız kız


Zelin Artuğ

Deniz kıyısı… Durgun, pırıl pırıl bir su… Suyun dibinde çakıl taşları görünüyor. Sarımtırak, saydam, küçük kaya balıkları dolaşıyor taşların arasında. Yüzümü suya daldırıp, gözlerimi açıyorum su altında. Işıklı hareler dolaşıyor kumun üzerinde. Kum, incecik… Bir yengeç yürüyor kumun üzerinde. Yan yan basıyor sanki. Kaya balığı, yengece dokunup kaçıyor. Güvende olacağı bir noktaya gelince salına salına yüzmesine devam ediyor.

 

Yazının tamamını okuyun »

Ebruli düşlerimiz


Zelin Artuğ

 

Bir düş gördüm. Kızıl tan aydınlığında kınalı kuzular… Kızıl şafağın ardındaki ak bulutların arkasına saklanmış güneş, altın rengi hareler yollamış, sabahın ilk altın ışıklarıyla okşuyor bembeyaz kuzuları, tek tek…

Dağların eteklerine inmiş sisin alacasında, bir çoban… Kızıla kesilmiş çayı arkasına almış, sürüyü vadiye indiriyor. Birazdan gün ağaracak. Bir horoz ötecek uzaklarda. Belki bir çıkrık sesi, sabahın sessizliğini bozacak. Canlılar kıpırdanmaya başlayacak güneş yükselirken…

 

Yazının tamamını okuyun »

Cangılda kuru bir yaprak


Zelin Artuğ

Huriye, camın önündeki divana oturmuş, sokağı gözlüyordu. Mahallenin çocukları kapının önünde toplanmış, büyük bir şamatayla dokuztaş oynuyorlardı. Huriye’nin üç yaşındaki torunu Mert de çocukların arasındaydı. Kızı ütücülük işi bulunca torununa bakmak da Huriye’ye düşmüştü. “Siyatiğim var, tansiyonum var benim” dediyse de dünürü Emine, çocuğa bakmayı üstlenmemiş, torun onun başına kalmıştı. Vermeyecekti kızı o çulsuza. Hiçbir işte dikiş tutturamıyordu. Babasının aksiliği, anasının “höt”lüğü bu oğlana geçmişti işte. Kaç işten kovulmuştu bu güne kadar.

 

Yazının tamamını okuyun »

Seyfi Usta


Zelin Artuğ

Gazeteyi katladı, masaya fırlattı. Yine başlamıştı öksürük nöbetleri. Bir başladı mı nöbet, ciğeri sökülürcesine öksürüyor, suratı kulaklarına kadar kızarıyordu. Yaşlanıp saçı sakalı seyrelince kulakları iyice sarkmış, hatta biraz da kanı çekilip kararmışlardı sanki. Aynaya baktığında kulaklarından önce burnu çarpıyordu feri kaçmış gözlerine. Burnu o kadar da büyük değildi gençken. Hatta hep biçimli bir burnu olduğunu düşünürdü. Büyük de denemezdi aslında. Sanki burun kanatları şişmiş, burun delikleri büyümüştü.