Seyyah
Elif Eser
I
“Bütün aşkların, bütün yangınların toplamıdır yürek…
yürek ağlar yurdundaki karanlığa…
açın kapıları açın!… çıkmak istiyor aydınlığa…”
Ağlıyorum. Niye ağladığımı bilmiyorum. Yollar çekti beni yine. Yollara düştüm. Akşam, gün batarken çıktım. Bu kez arabanın direksiyonunda oturan benim, ilk defa bunca yol, tek başıma. Otobüslerle gitmeye benzemez ki.. Korkuyorum. Korkularıma, açmazlarıma rağmen gideceğim o dağ köyüne. Gözümde büyümüyor aslında, sabaha kalmaz yakınlarım. Korktuğum yol değil; kendimim. İçimde büyüyen çakırdikenlerim. Kolumun yeniyle yüzümü siliyorum, öbür elimle tutuyorum direksiyonu. Camları açtım, geceye avaz avaz ağlıyorum. Kamyon farları gözlerimi daha bir alıyor… Yaşlar sicim gibi çeneme, oradan göğsüme dek akıyor… Kumru, içimin susmayan sesi… Canım çok yanıyor.



Çadır tiyatroları, yerini Orta oyununa bırakmış! Biletler bedava! Az önce TV’de izledim birini daha… Haber spikeri kılığında Meddah! O ne sevimlilik, o ne yapmacıklı cilve öyle! Eskiden haber spikerleri büyük bir ciddiyetle ve tarafsızlık içinde okurlardı haberlerini. Akşam ezanı okununca, “Allah kabul etsin!” falan demezlerdi. O görevi din adamları yerine getirirlerdi. Bir din adamının duasıyla iftar açılırdı. Tiyatro da olsa, alışmamışız ya şaştım da kaldım!
Çadır tiyatrolarının iç dekorunu hiç görmedim. Başkaca görmeyenler de pek azımsanacak sayıda olmasa gerek. Daha dün denecek kadar yakın bir tarihte, kocaman kocaman çadırlar kuruluyordu, panayır çadırı gibi. İbadet gizlidir ya, oruç açma da ibadetin bir parçası olduğuna göre, boy boy ilan verilse de o çadırların içinde, az çok gizli sayılıyordu “yoksul”un iftar açması… “Yoksul”a iftar açtıran “dindar”lar!


