“Geçecek” diyorsun…
Aynur Akkaya
Eve gidince bir yazı yazacaktı. “Bir canlıyı ağlatmak” üzerine… “Bilinçli olarak bir canlının kafasında soru işaretleri bırakmak” üzerine… “Kanadı kırık bir bulut düşlemenin saçmalığı” üzerine !… “Yaşamanın anlamı” üzerine!…
Gitti eve. Lavaboya yöneldi önce. Yüzünü sabunladı. Gözüne sabun kaçtı. Tek gözünü açıp, kafasını kaldırdı, aynaya baktı. Böyle tek gözü açık tek gözü kapalı komik görünüyordu. Yüzüne bol bol soğuk su çarptı. Buz gibiydi su. Havluyu aldı, yüzüne bastırdı. Havlunun altında, böyle sıcacık ısınırken yüzü, içini bir sevinç kapladı.
Bir kahve yaptı kendine. Bilgisayar geç açılıyordu bu sıralarda.. Arkasına yaslandı, açılmasını bekledi. Beklerken düşündü:
“Bir canlıyı ağlatmak, ne demek?”

sabaha karşı 04.30 suları…
kısa devre
uyku… sessizlik..
bir yerlerden kulağa çalınan horultu sesleri
pencere açık… kim bu?
bu evde kimse olmadığına göre başka bir evdeki başka biri.
kapat gözlerini ve duvarların yankısını dinle
olmadı
Onunla ilk karşılaşmamızı unutamıyorum. Hafızamdan defalarca çıkarıp atmaya çalıştıysam da bunu bir türlü başaramadım. Ne zaman yeniden hatırlasam, -kendini anımsatacak bir yol bulsa- aynı sıcak Temmuz öğlenine geri döndüm. Belki de bazı şeyler gibi onu da unutmam veya hayatımdan söküp atabilmem için zaman denen mefhum gerçekliğe gereksinimim var. Neticede onunla tanışmak, hayatın karşısındaki ilk büyük yenilgimdi diyebilirim.
Bahar geldi. Yol boylarındaki ağaçlar, bakımsız çocuklar gibi kavruk, solgun… Düş tarlalarındaki ekinler, susuzluktan kurumuşlar.
Gerçek, gerçek değil ; düş kurmaksa yasak!
Terk etme duruşunun içinde epey birikim var…
Sevgiliyi, hayatı… Okumayı neden terk eder?…. Yazmayı, okulu… İşi… neden terk eder insan?…
Bir protestodur terkin ana amacı.. çekip gitmez, terk eder… Aşkını , işini, okulu…..
Yenilgi midir?… Hayır ! hiç bir terk yenilgi değildir özünde, hiç bir terkin sonucu bilinemez… terk eden bilir ancak sonucu.. terk edilense adı ne olursa olsun.. terk edilmiştir.
Neden terk eder insan?…

Upuzun bir bekleyiş bu. Öyle hemen geçecek türden değil. Dağarcığındaki kelimelerin seni sensizliğe/sessizliğe terk ettiği, eline almak istediğin her kelimenin yeşil ve ışıltılı birer baharken avuçlarında solup eylül kırığına ve hışırtısına dönüşmesi hayret verici! Fakat öyle!
Sonsuzmuş gibi gelen bir bekleyiş bu. Belki birine, bir sevgiliye, bir sıcak dost yüreğe ilintilenebilir, -illa bir isim vermek gerekmese de-, adlandırılabilir; uzay denebilir mesela. Mesela imge, ütopya, sıla, gurbet de denebilir… Anlamlı veya anlamsız olması, yakışması ya da yakışmaması hiç önemli değildir. Demek istediğim; bekleyişin sonunda bir vuslata ermek olacaksa şayet, biliniyorsa bekleyişin başından itibaren kavuşmalarla nihayete ereceği…
Ee-evet! Olasıdır, muhtemeldir. Fakat değil işte! Bu bekleyişin herhangi bir amacı, başı, sonu, adı, sanı, kimliği, kimliksizliği, somutluğu, soyutluğu, varsıllığı yok!
Arada kalanlara!…
Nasıl atlayacak sınıfı?…
Çok arada…
Bir yanda İhtişam
Bir yanda Paylaşma…
Dediler ki!…
” Sınıfının adamı olacaksın”
Yanıt hazırlayacak!…
Düşünüyor ama
… (aslında düşünmemeye çalışıyor)
“Şimdiiii” diye başlamalı ama “kaba” çizgileri de olmamalı!…
Eveet bulduu!…
Ama halâ arada!… ( Arada olması, rüya yüzünden) bu “arada”…
“Siz neden kargaşa?…
Hem ben hemen isterim; oysa!…
’ Venseremos Venseremos
Kıralım zincirlerimizi…’
Diye inletirdik meydanları!
Zincirlerinden kurtarmak adına halkı…
Vazgeçmiştik anadan babadan
Hatta yaşamaktan…
Birde dön bak şimdiki sana,
Zincir üstüne kilit atıyorsun
Tercihlerinle kendi yaşamına…
Nerde Che’nin yolunda yürüyen?
Nerde Denizler için yazdığı şiirle
İlkokulda ‘ vatan haini ‘ damgası yiyen?
Anlayamadın…