Kaysı Ağacı
Şerife Karaçayır Mutlu
Kaybolan erdemleri arasında
cömertlikte başsırada
yerini aldı,
buna bahçemdeki kaysı ağacı
çok üzüldü,
kalemimden insanlığa
bir e-mail gönderdi. Yazının tamamını okuyun »
Kaybolan erdemleri arasında
cömertlikte başsırada
yerini aldı,
buna bahçemdeki kaysı ağacı
çok üzüldü,
kalemimden insanlığa
bir e-mail gönderdi. Yazının tamamını okuyun »
Düşünüyorum da bazen, değişiyor herşey gibi zaman içinde benim olanlar da, bende kalanlarda….
Yıllar önceleri,kırmızı renkti en sevdiğim renk. Genç yüreğimin hızlı çarpmasından mı, kanımın deli deli akmasından bilmem severdim işte kırmızı rengi… her şeyi kırmızı olsun düşlerdim.Fal batırır, oyun kağıtlarından fal bakardım sık sık…Kalbalıklarda olmayı, bi başıma bile olsa gezmeyi severdim.
Okuduğum her kitabın içinde unuturdum kendimi, kaybolmak hoşuma giderdi tanıdığım roman kişileriyle, romanın içinde…. gerçeğe dönmek istemezdim.
Kriz… Herkesin dilinde bu sözcük. İşçiler, küçük esnaf, pazarcı, küçük ya da büyük işletme sahipleri.. pazara giden, kocalarından harçlıklı ev kadınları.. babasından harçlıklı öğrenciler.. en çok da kışın ortasında işinden atılan işsizler… herkes krizde! Ne olacak peki ? İnsanlar ne yiyip içecek? Nasıl sürdürecekler hayatlarını? Çocuklar nasıl gidecekler okullarına? Nasıl çorba kaynayacak evlerde? Kredi kartı borçları nasıl ödenecek? Nasıl avukat tutacaklar hukuksal işlerini çözmek için?
İşsiz… Nereye kadar sokakları arşınlayacak? Ne zamana kadar eş dost onu tanıdığını unutacak, onu gördüğünde hafıza kaybına uğrayacak?
Utanın!..
Ne demek?..
Bir düşünün..
Sonra yeniden!..
yeni?..
Yeni: çağa tanık olurken yaşananlar.. Bebekler öldü!.. açlar var bakın!.. intiharlar..
Yemek yerken bakanlara bakın!..
Yemek: Canlılar yemek için yaşamazlar.. yaşamak için!.. Yazının tamamını okuyun »
Adım, Metek. Soyadım yok. Annemi ve babamı göç yolunda yitirdim. Anlayacağınız, anadan öksüz, babadan yetim bir kuşum.
Pasifiği aşmış, yorgun argın San Francisco kıyılarına çıkmak üzereydik ki insanlar tarafından yaylım ateşine tutulduk.
Önce adımın anlamını söyleyeyim size. Siyasal hakları olmayan yerleşik yabancılara eski Atina’da Metek derlermiş. Yazının tamamını okuyun »
Nereden geldi bu “fantazmagori” sözcüğünü kullanmak aklıma, anlatayım.
Anlamı şu: Karanlık bir mekanda göz yanıltma yoluyla görüntüler gösterme sanatı, görüntü oyunu.
Blogları dolaşıp, rasgele okuyordum. Eski eğitimcilerdenim ya, “Eğitim” kategorisindeki bir yazı dikkatimi çekti. “Fantezist Öğretmenler”. Türkçe’de hiç duymamıştım böyle bir önad. Bu Fransızca sözcüğün anlamları bir hayli kalabalık. Üşenmeyip bakalım: Keyfince iş yapan, canının istediği gibi davranan, kaprisli, üçkağıtçı, uyduruk, uydurma, gece kulüplerinde şarkılar söyleyen, taklitler yapan kişi…vb.
Yazıyı okuduktan sonra , bu yazının üzerine bir yazı yazmak boynumun borcu oldu, bir eğitimci olarak, şu ölümlü dünyada. Ama önce bir başlık gerekiyordu yazacağım yazıya. “Fantezist” sözcüğüne karşı “fantazmagori” ; konu eğitimle ilgili olduğu için, “eğitim” sözcüğüne karşı da “eğilim” sözcüğünü kullanmayı uygun buldum. Yazının tamamını okuyun »
İki günden beri neler çektiğimi anlatamam. ‘Küçük İşler’ Hidalgo’dan indi, kağnıya bindi. Öküzleri çekerim,
ayak direrler… kağnının tekerleri çamura saplanır… Kan ter içindeyim, göğsümde ağrı… elinden oyuncağı alınmış çocuk gibi, elinden şişesi alınıp taşa çalınan ayyaş gibi, arabada hastaneye yetiştirilecek hastası olup da trafiğe takılan sürücü gibi, daha kimbilir kimler gibi bir haller oldu bana. ‘Yol arkadaşım’ yarın sınava girecek. Ama işin sırrını çözse çözse o çözer ! Ne berbat bir durum değil mi ? Tam bir gerilim filmi ! Adam gökdelenin çatı katında kötü adamlarla dalaşıyor. Kötü adamlar bunu aşağıya atıyorlar, ama bizimki çatıya tutunuyor. Aşağıya bakıyor. Abooow ! Caddede arabalar , insanlar karınca gibi ufacık… Tam da arkadaşı bunu elinden tutup yukarıya çekecekken kötü adamlar gelip arkadaşını kıskıvrak yakalıyorlar. Neyse…
“Yabancı”yı ilk kez yirmili yaşlarda okumuştum. Yaratısız bir başkaldırma duygusu uyanmıştı içimde. Sıradan bir genç insan tepkisi… Bilinçsiz duyguların kör bir karanlıktan ne farkı var ? Gençliğin renkleri ne denli parlak olursa olsun, gençliğin kendisi bir kör karanlık değil mi ? Albert Camus’nün yabancısı da sokaktan geçen yüzlerce yabancıdan biriydi. Yıllar sonra, aynı yabancı bir kez daha çaldı kapımı. Uzun uzun anlattı. Soluk almadan dinledim.
Kitabı rafa kaldırırken o , ardına bile bakmadan çoktan yola koyulmuş, birbirine yabancı insanların arasına karışıp, gözden yitmişti bile. Kulağımda, giderken fısıldadığı belli belirsiz sesi kalmıştı: “Hoşçakal yabancı.”