Seni çocuktan saymadılar
Sevtap Özkahraman
Erdal Eren’e
Ankara
Aralık ayı
Aralığın 13. günü
Ve yürekleri donduran bir soğuk
Ah be çocuğum daha yaşın 17…
Erdal Eren’e
Ankara
Aralık ayı
Aralığın 13. günü
Ve yürekleri donduran bir soğuk
Ah be çocuğum daha yaşın 17…
“Konuşamıyorum kimseyle. Konuşma hakkımı elimden aldılar.
Uyuyamıyorum geceleri, pembe rüyalarımı çaldılar… Onlar…”
Sekiz yıl önce öldüm ben. Yeniden yaşama hakkım varmış gibi bedenimi geri bıraktılar. Neden bıraktılar? Soramadım.
Kendimi kimseye ispat edecek halim, gücüm yok. Bilen biliyor ki; beni bulduklarında oturamıyor, titriyor, konuşamıyor, uyuyamıyor, kendime bir tek neden hala hayatta olduğumu soruyordum.

Seninle ben konuşamadıklarımız kadar uzaktık
Aramızda dilsizliğin gizemli dehlizleri.
Oysa dokunsak yaralarımıza
Aynı kana verilmişti rengimiz
Ve aynı rüzgarlar savurur küllerimizi…

Hiç belediye otobüsünde ıslak bir koltuğa oturdunuz da , o hain ıslaklığı fark eder etmez ayağa fırladıktan sonra, hemen yanındaki koltuğa, münhal durumda olan; “Islak Koltuk Bekçiliği” kadrosuyla tayin oldunuz mu?
Her nekadar insanlara “Islanmış,oturmayın lütfen” demekten yorulmuş olsam da, bu durum bana; “Otobüste Boş Durumda Bulunan Koltuğa Yönelik İnsan Davranışları” konusunda minik bir “doğal gözlem” imkanı verdi..İşte izlenimlerim ve insan davranış çeşitlemeleri:

Merhaba Sayın Özdil,
Sözü hiç uzatmadan direkt konuya girmek istiyorum. Şimdi aşağıda anlatacağım olay, bizzat gece yarısı şahit olduğum ve hala etkisinden kurtulamadığım bir konudur ki altının çizilmesi gerektiğini önemle vurgulamak isterim.
Tarih : 06 Ekim 2011
Yer : Kartaltepe Mah. – Bayrampaşa / İstanbul
Saat : Geceyarısı 01.30 suları
Burası huzurlu ve sakin bir mahalle. Komşulukları uzun yıllara dayanır. Bitişik nizam apartmanlarda yaşayanların çoğu birbirini en az 20 yıldır tanır.

Biz biliyorduk aslında… On yıl kadar önce. Kendi aramızda evlerde toplanıp konuşuyorduk. Meydanlarda bağıracak cesaretimiz olmadığından mıydı acaba duvarlar arasında konuşmamız? Şimdi düşünüyorum da… Yanıtsızım. İşte yine öyle bir akşam, bir arkadaşımız “Kurbağa Teorisi” dedi sakince. “Kurbağaları toplayıp içi kaynayan bir suyun içine atarsanız, panikle sudan kaçmaya çalışırlar. Amaa…” biliyorduk lafın nereye varacağını ya, devam etmesini bekledik, gözlerimiz ellerimizde, masadaki bardakta, yani başka yerlerde… “Eğer kurbağaları alışık oldukları ısıda su dolu bir kaba koyar, altına da kısık ateşi verirseniz… Ne olduklarını anlayamadan haşlanırlar.”
“Bir kutu boyam vardı
Parlak, güzel, göz alıcı
Bir kutu boya
Soğuk renkler, sıcak renkler
Yaralıların kanını boyamaya kırmızım yok
Öksüzün yasını belirtmeye siyah
Sarı yok ezilmiş kumları renklendirmeye
Yaşamın güzelliklerini, sevinçlerini çizmeye
portakal rengi boyam var
Yapraklar, tomurcuklar için yeşilim var
Düşler için pembem var
Oturdum çizdim ben de ‘BARIŞ’ın resmini.”
(Filistinli Tali SOREK, 1988′de, 13 yaşında bir çocukken yazmış bu şiiri.)

- Alo, polis karakolu mu ?
Bir erkek sesi yanıtladı :
- Evet bayan, ne istemiştiniz ?
Kadın, telefonda fısıldadı :
- Lütfen din polisini bağlar mısınız ?

-Allo, c’est le commissariat ?
Une voix d’homme répondit :
-Oui, madame, que puis-je faire pour vous ?
La voix de la femme chuchota dans le combiné :
-Passez moi la Police Religieuse, s’il vous plaît.
Ve çıktım… Ve sonunda… Bir cam kırıldı gövdemin orta yerinde, bir can çürüdü içimde… Bitirdi. Yok etti. Dağıttı gelmişimi, geçmişimi. Hayır, bunu anlatmayacağım, çünkü önemi yok. Bir yerde bir cam kırıldı ve asıl önemli olan nedeni değil, yarattığı etkiyle varılan sonuç.
Cam kırığı pistir. En ücra köşelere kaçar kırıldığı yerde. Parçaları temizlemek için toplamaya kalktığında bile, mutlaka günler sonra bulunur bazıları. Minik ve saydam, bu yüzden görünmesi zor, yarattığı hasar parça tesirli… Bana da o cam kırıkları, bata çıka, çıka bata sonunda mutasyona uğrattı.