İnanırsan gerçek olur
Elif Eser
Işık…
Sana; kaosu bol, ekonomisi çalkantılı, siyasetçileri dalavereci, gelir düzeyi dengesiz, hakları eşitsiz insanları yorgun ama yine de umutlu bir ülkenin en gürültülü şehrinden yazıyorum…
Işık…
Sana; kaosu bol, ekonomisi çalkantılı, siyasetçileri dalavereci, gelir düzeyi dengesiz, hakları eşitsiz insanları yorgun ama yine de umutlu bir ülkenin en gürültülü şehrinden yazıyorum…
“bu kaçıncı mevsim
ben neredeyim
ömrümün hangi yılı
bu kaçıncı hazanım?”
(Gaipten bir anons duyuluyor kadının kulak zarından içre):
—“Lütfen parçayı hızlı ve yüksek sesle önce okuyunuz, sonra da oynayınız!”
(Yanıt veriyor kadın gayri ihtiyari avuçlarıyla kulaklarını kapatıp):
— Hı? Kim var orada?! Kim konuşuyor beynimin hava kabarcığı boşluklarında?
(Sorularına cevap alamayınca pencereye doğru seyir ediyor ve başlıyor kendi yazgısını dillendirmeye)

“Bir kutu boyam vardı / Parlak, güzel, göz alıcı / Bir kutu boya / Soğuk renkler, sıcak renkler / Yaralıların kanını boyamaya kırmızım yok / Öksüzün yasını belirtmeye siyah /Sarı yok ezilmiş kumları renklendirmeye / Yaşamın güzelliklerini, sevinçlerini çizmeye portakal rengi boyam var / Yapraklar, tomurcuklar için yeşilim var / Düşler için pembem var / Oturdum çizdim ben de ‘BARIŞ’ın resmini.”
Tali SOREK (Filistin)
Yıl 1987. David Grossman… İsrailli genç bir romancı. İsrail’de çıkan haftalık dergi “Koteret Rashit” İsrail-Arap savaşının 20. yıldönümü nedeniyle Grossman’dan Filistin’le ilgili bir söyleşi yapmasını ister. Savaşın başlangıcında, 1967′de henüz 13 yaşında olan Grossman, 1987′de karısı ve iki çocuğuyla Kudüs’te yaşamaktadır. Gözünü budaktan esirgemeden ve yansız bir gözlemcilikle hemen işe girişir. “Koteret Rashit”in “İşgalde yolculuk” başlığıyla 29 Nisan 1987′de eksiksiz yayımladığı bu söyleşinin ardından Grossman’ın “Sarıyel” adlı kitabı, İbranice’den Fransızca’ya çevrilmiş olarak adını duyurur. Yalnızca bir yılda 50.000 adet satan bu kitap, İsrail’de gerçek bir şok yaratır.
“Bir kutu boyam vardı
Parlak, güzel, göz alıcı
Bir kutu boya
Soğuk renkler, sıcak renkler
Yaralıların kanını boyamaya kırmızım yok
Öksüzün yasını belirtmeye siyah
Sarı yok ezilmiş kumları renklendirmeye
Yaşamın güzelliklerini, sevinçlerini çizmeye
portakal rengi boyam var
Yapraklar, tomurcuklar için yeşilim var
Düşler için pembem var
Oturdum çizdim ben de ‘BARIŞ’ın resmini.”
(Filistinli Tali SOREK, 1988′de, 13 yaşında bir çocukken yazmış bu şiiri.)
Sabah işe gelirken, arabada yine gazete haberlerini dinliyorum. Duyduklarım karşısında; ne yapsam, ne yazsam, ne
söylesem bilemedim…
Nietzsche’nin sözü dilime dolandı yeniden….
“Dünyanın en acımasız hayvanı insandır”.
Yaşadıklarımız, gördüklerimiz, duyduklarımız ve bunlar karşısında her geçen gün artan duyarsızlığımız, tepkisizliğimiz bu cümleyi haklı kılıyor ne yazık ki.
Ne dersiniz ? Nietzsche haksız mı “dünyanın en acımasız hayvanı insandır” derken…
Haber..
Baba ölmüş oğlum!..
Ağlayacağım bilirdim..
Ağlanamazlığı yeni gördüm.
Söylenemezliği..
Ne çok söyleyemezlik birikmiş içimizde,
Ne çok susmuşuz,
Sus…
…..
ma!..
Duymadı… !
Sanmak farklı… Ama beklemek zorlu… Nasıl da endişeleniyor.
“Bir şey oldu mutlaka!… Olumsuz düşünmek mi gerekli hem de tam bu sırada…”
Hızla dönen bir çark gibi!…
Son sürat hızla koşuyorum. Nereye? İşin aslı nereye olduğu belli değil. Biri beni önce bir güzel icat etmiş, sonra programı yüklemiş ve “başlat” butonuna basmış. Pek bir güzel çalışıyorum. Ortaçgil’in “mekanikleştirme beni” demesine benziyorum. Evet! Mekanik-im ben.
Bunu ne zaman fark ediyorum peki?