Biz biliyorduk aslında… On yıl kadar önce. Kendi aramızda evlerde toplanıp konuşuyorduk. Meydanlarda bağıracak cesaretimiz olmadığından mıydı acaba duvarlar arasında konuşmamız? Şimdi düşünüyorum da… Yanıtsızım. İşte yine öyle bir akşam, bir arkadaşımız “Kurbağa Teorisi” dedi sakince. “Kurbağaları toplayıp içi kaynayan bir suyun içine atarsanız, panikle sudan kaçmaya çalışırlar. Amaa…” biliyorduk lafın nereye varacağını ya, devam etmesini bekledik, gözlerimiz ellerimizde, masadaki bardakta, yani başka yerlerde… “Eğer kurbağaları alışık oldukları ısıda su dolu bir kaba koyar, altına da kısık ateşi verirseniz… Ne olduklarını anlayamadan haşlanırlar.”
Boynuz ölüm çanları çalıyor insanın eksildiği yerde.
Aç bir fitilin lambasında can çekişiyor onurun aydınlık dili.
Sarı salyalı İblisin elinde İncil;
Ayaklarının altında aç bi ilaç Afrika perileri.
“Bir kutu boyam vardı
Parlak, güzel, göz alıcı
Bir kutu boya
Soğuk renkler, sıcak renkler
Yaralıların kanını boyamaya kırmızım yok
Öksüzün yasını belirtmeye siyah Sarı yok ezilmiş kumları renklendirmeye
Yaşamın güzelliklerini, sevinçlerini çizmeye portakal rengi boyam var
Yapraklar, tomurcuklar için yeşilim var
Düşler için pembem var
Oturdum çizdim ben de ‘BARIŞ’ın resmini.”
(Filistinli Tali SOREK, 1988′de, 13 yaşında bir çocukken yazmış bu şiiri.)
Ve çıktım… Ve sonunda… Bir cam kırıldı gövdemin orta yerinde, bir can çürüdü içimde… Bitirdi. Yok etti. Dağıttı gelmişimi, geçmişimi. Hayır, bunu anlatmayacağım, çünkü önemi yok. Bir yerde bir cam kırıldı ve asıl önemli olan nedeni değil, yarattığı etkiyle varılan sonuç.
Cam kırığı pistir. En ücra köşelere kaçar kırıldığı yerde. Parçaları temizlemek için toplamaya kalktığında bile, mutlaka günler sonra bulunur bazıları. Minik ve saydam, bu yüzden görünmesi zor, yarattığı hasar parça tesirli… Bana da o cam kırıkları, bata çıka, çıka bata sonunda mutasyona uğrattı.
Türban birçok sorunu örtmenin aracı iken, AKP nin gerçek yüzünü ortaya çıkarma açısından ‘ önemli ’ bir rol oynadı.Türban her şeyden önce ülkemizin içinde bulunduğu yoksulluğu, açlığı ve sefaleti gizlemenin bir aracı olarak gündemde tutulmaktadır.
İnsan bedenleri tüm diğer insanla ilgili toplumsal mekânlar gibi iktidarların, tahakküm ilişkilerinin, makro ve mikro-siyasetlerin kendilerini tanımladığı, hegemonya mücadelesi yürüttüğü, biçimlendirdiği ve dönüştürdüğü alanlardır. Bize en çok ait olduğunu sandığımız mekânlar olarak bedenlerimiz aslında dışımızdaki sosyal/siyasal ilişkilerden, kurgulardan azade değillerdir. Savaşlar, insan bedeni üzerindeki göstergesel ve fiziki ifadeleriyle sürerler. İktidarlar öz olarak insan bedenine sahip olmak, onu kullanmak, dönüştürmek ve her şeyden ötesi onda var olmak üzere belirirler. Bu tüm toplumsal sistemler için geçerli bir olgudur.