Sınıf bilinci
Yucel Evren/Zelin Artuğ

Biz isteriz!..
Haydi isteklerimizi yerine getiriniz!..
Demokrasi istiyoruz!
Daha az çalışma!..
İş güvencesi ve daha çok pasta ![]()
Biz isteriz!..
Siz verin haydi!..
Sağlıklı koşullarda!…

Biz isteriz!..
Haydi isteklerimizi yerine getiriniz!..
Demokrasi istiyoruz!
Daha az çalışma!..
İş güvencesi ve daha çok pasta ![]()
Biz isteriz!..
Siz verin haydi!..
Sağlıklı koşullarda!…
Sevgideğer arkadaşım İsa Batumlu’dan bir e-posta aldım.
“Sevgideğer Zelin..
Fazıl Say’ın son yazısı geçti elime…” diye başlıyor, İsa.
Her duyarlı insan gibi etkilenmiş yazıdan. Okumam için bana da yollamış yazıyı.
Okudum. Düşündüm. Bir kez daha okudum, bir daha düşündüm. Kazanmak ve kaybetmek üzerine düşündüm sonra. Bu coğrafyada kazanmanın da kaybetmenin de ne kadar kolay olduğunu… Bu kadar kolay olunca da atla devenin birbirine karıştırıldığını… deve deyince, çölde devenin peşine düşen ARABesk bedeviyi…
II
Oh, hızla çıkıyorum otel kapısından. Güneş neredeyse tepeme yükselecek. Hava şimdiden çok sıcak, ısı birden yüzüme çarpıyor. Ortalık halâ sessiz. Kuş sesinden başka ses duyulmuyor etrafta, bir de çarşıda işi olan birkaç kişinin bisiklet pedal sesi. Bakıyorlar, bana ve geldiğim yerin plakasını taşıyan arabama. Alışıklar. Burası yol geçen kenti olmuş. Üniversite biraz hareket katıyor şehre, yaşlılar azınlıkta kalmış. Doğa kucağına çağırıyor beni. Köyümün fısıltısını duyuyorum kulağımda, rüzgâr kokusunu taşıyor burcu burcu. Az kaldı. Akşama kalmaz, varırım…
Slogan gibi, öyle mi!?..
Yaşamdan istedikleri.. kabaca hemde!..
Oysa!..
Söz et şimdi, hemen…
Dileksizliklerini!..
Başardıklarını sananlardansın ya!…
Kültürleri, halklarının değil unutmadan…
Bir yumuşak koltukta…
Sattıklarını izlerken öğrendiler… Yavaşça!..
Şimdi sen! Zamanı dediler… Sen! zamanı…
Dileksizlikleri dilek….

Işık…
Yağmur yağıyor… Öyle güzel ki… Oldukça sıcak ve nemli geçen yaz mevsiminin ardından tatlı bir huzurla karşılıyorsun yağmuru. Hava, nedereyse yaz başından beri ilk defa bu kadar serin. Sonbaharı özlemişim…
2010 Kpss Skandalı – Nihat Genç Yorumu
Sen, ey sömürgen! Öğretmeni elinin tersiyle ittin, öğretmeNi, öğretmeMe; okulu taşa çakıla, yöneticiyi çakala çevirdin; gençliğin beynini dumura uğratıp, eğitimin kafasına da “dershane” diye bir çuval geçirdin, saldın çayıra, zebaniler kayıra!
Her kim hangi hesaplarla ve hangi yollardan neyi nasıl sömürüyorsa, sözüm onadır!
Eğitime ticareti, çirkin siyaseti ve dogmayı bulaştırarak, bir ulusun gençliğini top yekun uçuruma itenlerin, toplu katliam yapanlardan farkı yoktur.
Türkiye’de eğitim, gerici ve çıkarcı çevrelerin marifetiyle çökmüştür.
Çadır tiyatroları, yerini Orta oyununa bırakmış! Biletler bedava! Az önce TV’de izledim birini daha… Haber spikeri kılığında Meddah! O ne sevimlilik, o ne yapmacıklı cilve öyle! Eskiden haber spikerleri büyük bir ciddiyetle ve tarafsızlık içinde okurlardı haberlerini. Akşam ezanı okununca, “Allah kabul etsin!” falan demezlerdi. O görevi din adamları yerine getirirlerdi. Bir din adamının duasıyla iftar açılırdı. Tiyatro da olsa, alışmamışız ya şaştım da kaldım!
Çadır tiyatrolarının iç dekorunu hiç görmedim. Başkaca görmeyenler de pek azımsanacak sayıda olmasa gerek. Daha dün denecek kadar yakın bir tarihte, kocaman kocaman çadırlar kuruluyordu, panayır çadırı gibi. İbadet gizlidir ya, oruç açma da ibadetin bir parçası olduğuna göre, boy boy ilan verilse de o çadırların içinde, az çok gizli sayılıyordu “yoksul”un iftar açması… “Yoksul”a iftar açtıran “dindar”lar!

Kopya çektiğiniz ülkenin adı değildi…
Yaşadığın yerin..
Ortaklaşa sürülen tarlada payına düşen de eşit değildi senin!…
Dert bile etmedin…
İlk sınıfsal temellerin…
Sana düşen; sonu 68′le biten yılların sonu da olsa…

O zamanlar ateş bilinmiyordu daha. Prometheus da yoktu. İskra* da!
Kocaman kentler, köyler de yoktu. Bomboştu olmayan sokaklar, olmayan caddeler, olmayan otobüsler…
Çakallar ulurdu yine dağ başlarında, aç kurtlar dolanırdı av peşinde.
Yıllar, bin yıllar sonra… Rusya’da bir yazar, Aleksandr Sergeyeviç Puşkin’in Sibirya’ya sürülen Dekabristler** ’e hitaben yazdığı şiire karşı Vladimir Odoevsky şöyle diyecekti:
“Kıvılcımdan ateş çıkacaktır!”