Anasayfa Anasayfa

Sayfa 1 / 4012345»...Son »

‘kurşunî’ Kategorisi için Arşiv

Galileo yüzünden bunlar!


Zelin Artuğ (Ü.Ö.G.)

eb8ed4d58b76e9b36c40d2bf321034ed

 

Yeni doğmuş bir bebeğin bakışları dikiz aynasından bakan dikkatli bir sürücünün bakışlarına benziyor. Onun bakışlarındaki keskinlik, hiçbir bilim adamının bakışlarında yok! Bazen yeni doğmuş bir bebeğin, dünyayı gözbebekleriyle içtiğini düşünüyorum. Nasıl ki doğar doğmaz hayata tutunmak için, derin bir yaşama güdüsüyle memeye sarılıyor, hayata karışabilmek için de gözbebekleriyle dünyayı, bütün görüntüleri, ışığı, renkleri, nesneleri içiyor.

Ölüm döşeğinde birinin bakışları da park etmekte olan bir aracın sönmek üzere olan farları gibi ölgün! Belki de her şeyi çok erken fark ediyoruz da yaşadıkça beynimiz bulanıyor, kafamız karışıyor! Yün çilesi gibi… Baştan yolunda giden hayat yumağı, çileyi tutanın ya da yumağı saranın beceriksizliği, bazen de dikkatsizliği yüzünden arap saçına dönüyor! Dolaşıklığı açmaya çalışmak zaman kaybı olunca da ipi koparıp, yeni bir yumak dolamaya başlıyoruz! Hayat böyle bir şey işte!

 

Yazının tamamını okuyun »

Sıradan bir gün


Zelin Artuğ (Ü.Ö.G.)

20160305143829

 

Sisli, puslu bir hava… Gökyüzünde kara bulutlar dolanıyordu. Sinsi bir rüzgâr evlerin çatılarında gezinip, bacalardan çıkan isli dumanı sağa sola savurmaktaydı. Köşe başındaki marketin yeşil beyaz tentesinin rüzgârdan yırtılmış parçası tente demirini tokatlayıp duruyordu. Bu aylarda güz yağmurları bir başladı mı kiremitlerin tozu inerdi aşağı, çatılar kızıla boyanırdı.

Ufaktan yağmur sepelemeye başladı. Marketin üst katındaki evin balkon demirine tünemiş, tünediği yerde üşüyüp dertop olmuş kumru, ağırlaşmış kanatlarını açarak dengesini sağladı; uçup karşıki evin bahçe duvarına kondu. Safiye, bıkmıştı kumru pisliği temizlemekten, ama evin bereketi kaçmasın diye kovmuyordu kuşları. Karşıki evin alt kat balkon kapısı açıldı, kırk beş, elli yaşlarındaki Zeliha çıktı, aceleyle çamaşırları topladı, içeri girdi. Odada televizyon açıktı. Siirt’te bir uzman çavuşla iki erin şehit düştüğü söyleniyordu haberlerde. Zeliha, çamaşır sepetini yere bıraktı, kumandayı aradı, bulamadı. Bulduğunda sunucu enflasyon rakamlarını okumaya başlamıştı. Televizyonun sesini yükseltmekten vazgeçti, kumandayı kanepenin üzerine attı, derin bir iç çekti, oturdu, çamaşırları katlamaya koyuldu.

Yazının tamamını okuyun »

Cumhuriyet tokadı


Zelin Artuğ (Ü.Ö.G)

 

5ac1207529a765965f2e7fd4ac670e43

 

Ortaçağlarda batıda şövalyelik kültü vardı. İyi bir şövalye tanrıya tapındığı ölçülerde kadına da tapınmak zorundaydı. Tabi bu, romantik bir tapınmaydı. Karı koca arasında aşk olmazdı. Aşk, evlilik dışı ilişkilerde mümkündü yalnızca. Bir erkeğin karısı olmak, kadın için ne kadar aşağılanma nedeniyse, bir erkeğin sevgilisi olmak da o denli kadını üstün kılardı. Bir bakıma, aşkın kendisi feodalleştirilmişti. Çünkü aşık, sevgilisine köle gibi hizmet etmek zorundaydı. Bütün aşk şiirleri sevgiliye yazılırdı. Dolayısıyla aşk, evliliğin dışında aranmalıydı.

 

Yazının tamamını okuyun »

Bir bayram daha geliyor


Leman TOGO

fft5_mf801366

 

Bazıları tatil planlarını yapmış, bavullarına gerek duydukları, duymadıkları eşyaları tıkıştırmakla meşgul. Bazıları hediyelerini almış, memleketlerindeki ailelerine gitmeye hazırlanıyor. Biletler günler öncesinden alınmış. Bir kısım ise evlerinde kalıp bayramı konu komşu ve akrabalarıyla geçirmeye hazırlanıyor. Bayramda kimlere ziyarete gidilecek, kimler onlara gelecek hesapları var.
Ben ise gelecek bayram heyecanında değil, bu bayram da yine olmayacakların özlemindeyim.

Yazının tamamını okuyun »

TAYLAN


Zelin Artuğ (Ü.Ö.G)

-Yağmur adamlara ve gökkuşağı analara…

tttt

Tuz gölü, beyaza çalar mavisiyle, çimen yeşili bozkırın ortasında kocaman bir leke gibi duruyordu. Gökyüzü, tam ufuk çizgisinde durgun göle kavuşmuş, gölle sarmaş dolaş olmuştu. Kıyılarda kum öylesine inceydi ki toprak demek daha uygun düşerdi. Göl kıyısını dalga dalga saran pembe kristal tuz tabakası, uçuk mavi gölün kıyısında, gölü çevreleyen bir fisto gibi dolanıyordu. Kıyılardaki kristal pembeliğe akşam güneşinin kızıllığı vuruyor, suyun kıyısında kızıl pembe ışıklar oynaşıyordu. Serin bir rüzgâr esiyordu kuzeyden güneye…

 

Yazının tamamını okuyun »

Küçük Kız ve Yağmur


Zelin Artuğ

 

 

zz

 

Düş kurmak istiyorum. Deniz kıyısında tek katlı bir ev… Evin girişinde camekândan bir odacık… Küpe çiçekleri yerleştirilmiş cam önlerine. Ama bir de oturma yeri var cam kıyısında. Ambalaj sandıklarının üzerine çiçekli basmadan yüzleri olan minderler atılmış, yumuşacık bir köşe yapılmış. Yazın, evdeki kışlıklar, kışın da yazlıklar doldurulur bu sandıklara. Ara sıra sandıkların üzerindeki minderlerle basma çiçekli örtüler kaldırılır, açılan sandıklardan bir yün yelek, bir yün çorap çıkarılır, ya da açılan sandığa başka fazlalıklar konur.

 

Yazının tamamını okuyun »

Kendini okuyan kitap


Zelin Artuğ (Ü.Ö.G)

il_570xN.571905594_7tx3

 

 

Kitap kendini okuyabilir mi? Bir süredir bu soru takıldı aklıma. Bir tür düşünme, ya da içe bakış mıdır kitabın kendisini okuması? İnsandan ne farkı var kitabın? Kitap da yazarının yaşadığı sancılı bir süreç sonunda doğmuyor mu? Çoğu kitap ölümlü, bazıları da ölümsüz değil mi kimi insanlar gibi?
Bugün sayfalarımı en başa çevirip kendimi okumaya karar verdim. Duyan gelmiş, derler ya tam bir cümbüş! Yazarımı tebrik ediyorum. Her kişiye nasibolmaz bu kadar mevsimi, coğrafyayı, çiçeği, börtü böceği, ırmağı, denizi, dağı, köylüyü, kentliyi, kasabalıyı raftaki bir kitaba sığdırmak… Sıradan bir yazar olmak da yetmez böyle bir mahşer-i cümbüş yaratmaya! Biraz uçuk, biraz kaçık olmalı beni yazan. Meğer ne çok yaşamlar barındırıyormuşum sayfalarımda da haberim yokmuş! Yazarıma ne demeli? İşini gücünü bırakmış, yazmış da yazmış!

 

Yazının tamamını okuyun »

İlyas


Ülkü Öztürk Göçmen (Zelin Artuğ)

 

4f024782180236b0481d244b5e8c04dd

 

Ellerini beline koyup arkaya doğru gövdesini esnetti. Eğildi, gözlerini fal taşı gibi açıp aynaya baktı. Gözlerinin akının kızardığını gördü. Sakalını kaşıdı, aynaya yaklaştı, tekrar gözlerine baktı. “Yok canım, uykusuzluktandır!” diye söylendi.
Giyindi, sokağa çıktı. Bugün izin günüydü. İki sokak ötedeki Göz Kliniği’ne gidecekti. Caddeye çıktı. Köşede bir simitçi vardı. Gitti, simitçinin önünde durdu, simitlere baktı. Simitçi de İlyas’ın yüzüne baktı şaşkın bir ifadeyle. Simitçiye diklendi.
“Ne bakıyorsun kardeşim? Filim mi oynuyor suratımda?”
“Yok, abi estağfurullah! Simit mi alacan?”
“Yok! Vazgeçtim!”

Yazının tamamını okuyun »

mezarın açılışı


Leman TOGO

Nisanda Kar adlı romanımdan bir bölüm daha. (1936)

 

f83ac76f284011172e3d7d932a46ea97

 

Şehirdeki yeni yapılanma mezarlığın yerinin değişmesini gerektirmişti. Mezarlığın yerine hastane yapılması kararlaştırılmıştı. Gülayşe Ana’nın Hamursuz dağının dibindeki tarlasını yeni mezarlık amacıyla istimlak etmişlerdi. Kadere bakın ki eskiden tütün tarlası olan ve çoğu kez işçilerin başında giden Halide’nin kemikleri, kendi arazilerine taşınacaktı. Murat ilgilenmedi bu işle. Gülayşe Ana’ya düşmüştü mezarları açtırmak ve taşıtmak. Feyza bunu duyunca anneannesiyle birlikte gitmek için ısrar etmişti. Zaten yalnız olan kadıncağız önceleri karşı çıksa da sonunda kabul etmişti. Küçüktü ama çocuk gibi değildi Feyza. Kolay ağlamaz, korkusuz, dirençli, yorulmaz, yardımsever, kardeşlerini kıskanmayan olgun bir çocuktu.

 

Yazının tamamını okuyun »

çakma şövalye don quichotte’un maceraları


Zelin ARTUĞ

 

 

 

c3ea67acd4e94421079bd04055058fe8

 

Ortaçağda kendini şövalye sanan, yel değirmenleriyle savaşan, mahallenin delisi bir Donkişot vardı. Bugün herkese posta koyan, kendini bir şey sanan birileri bana onu hatırlatıyor!

***
At, bunu yakında atar sırtından! Yıllardır bunu taşımaktan dizlerinde derman kalmamış. Attı, atacak!…Yalaka Şanzo Panza olmasaydı, çoktan attıydı!…

Mahallenin delisi! Herkese posta koyuyor! Yel değirmenleriyle savaşıyor! Kendini soylu mu soylu bir şövalye sanıyor!

 

Yazının tamamını okuyun »