Çocuktum. Sanırım on, ya da on bir yaşındaydım. Cipsi’nin Öyküsü’nde anlattığım evimizin yanında; elli, elli beş yaşlarında iki kadının oturduğu, iki katlı, cumbalı, bahçeli bir ev vardı. Kardeştiler. Kimi kimseleri yoktu. Her ikisinin de, çok güzel ve mahzun bakışlı, simsiyah gözleri vardı. Kalın siyah kaşlı, beyaz tenliydiler. Birbirlerine çok benzerlerdi. Nedense hep siyah giyinirlerdi. Omuzlarında her zaman siyah bir şal olurdu. Yazmalarının altından, bellerine sarkan uzun ve gür saçları görünürdü. Başka kadınlardan çok farklıydılar. Perdeleri her zaman kapalı olurdu. Komşularımızdan hiç kimseye gidip gelmezlerdi. Herkes onlardan ” dönme” diye bahsederdi. Sokaklarda gezdiklerini, dolaştıklarını, pencerelerden komşularına seslendiklerini, konuştuklarını hiç görmemiş, işitmemiştim. Yalnız bize gelirlerdi. Annem onları, onlar da annemi çok severdi.
………Saatlerin gece suskunluğunu gösterdiği anlarda ürkerek açık kalan apartmanın sokak kapısından süzülüp kapına çocukluğumun masum yüzünü asıyorum… Ürkekliğime masum cesaretimi ekleyerek üçer beşer merdivenlerden atlayarak noktası olmayan yollara düşüyor, çocukluğuma doğru üşüyorum…
………Esnafın dükkanını yeni açtığı saatlerde kimsenin geçmediği, bilmediği yollar arıyorum, yönü yalnızlığımda keşfetmek, onca hatalar içinde doğruyu ve gerçeği ve bulmak için… Onca yanlış içinde bulduğum tek doğrum, uzun karanlık yolda tek ışığım ol diye, ruhumu, beynimi varlığınla öyle gebe bırak ki doğrularımı doğurayım sancılarımda diye… Her doğumda hep eksik, hep yarım kalan yanlarım, çocuksu yaralarım kapansın diye…
Henüz ilkokula bile gitmiyordum. Oturduğumuz evin dış sıvasını yapan bi usta saçağın altındaki bi kuş yuvasını göz göre göre sıvayla kapladı. Hem de içindeki yavrularla! Ne yavruların cıvıltısı, ne bizim ağlamalarımız fayda etmedi. Anne kuş geldiğinde yuvasının girişi de, yavruları da artık yoktu! Zavallı nasıl da acı acı ötüp, yuvanın etrafında uçuşmuştu! Bu olayın acısını bugün bile hatırlarım. İlkokul birinci sınıfa başladığımızda okuma kitabımızda resimli bir öykü vardı: Yuvalarında, açık gagalarıyla annelerinin gelmesini bekleyen üç kuş yavrusu… Ama heyhat, akşam olmuş, anne kuş hala görünmüyor, çünkü bir avcı tarafından vurulmuş… O günkü okuma dersinde bütün sınıf hüngür hüngür ağlamıştık.
Yalnızlık
Paylaşılsa yalnızlık olmaz.
der Özdemir Asaf
Düşün, iki insan,
ayrı ayrı ve yalnız…
Düşün, çok çok insanlar,
tek tek ve yalnız…
Ya bulsalar birbirini, ya aynı yerde olsalar,
ya seslenseler birbirine … duysalar birbirlerini?
elleri ellerine değse, gözleri gözlerine.
Şarkı söyleseler birlikte,
aynı coşku, aynı aşkla?
Yalnızlıklarını paylaşmış olmazlar mı sence???
Hem zaten ölümün, benim kırık kanatlı kelebeğime kıyamayacağını biliyordum ben…
O ilk şaşkınlığı atlattığımda, içimden bir ses; ”Boşuna ağlama!” demişti. ”Bu sadece bir sınama, aşkını sınıyor senin.’’ Yoksa öyle, tam da birbirimizi bulmuşken, bir anda habersiz gider mi hiç? Kırık kanatlarıyla yoklar ülkesine uçar mı, seni bir başına bırakıp, böyle öksüz ve yetim!”