Boynuz ölüm çanları çalıyor insanın eksildiği yerde.
Aç bir fitilin lambasında can çekişiyor onurun aydınlık dili.
Sarı salyalı İblisin elinde İncil;
Ayaklarının altında aç bi ilaç Afrika perileri.
“Bir kutu boyam vardı
Parlak, güzel, göz alıcı
Bir kutu boya
Soğuk renkler, sıcak renkler
Yaralıların kanını boyamaya kırmızım yok
Öksüzün yasını belirtmeye siyah Sarı yok ezilmiş kumları renklendirmeye
Yaşamın güzelliklerini, sevinçlerini çizmeye portakal rengi boyam var
Yapraklar, tomurcuklar için yeşilim var
Düşler için pembem var
Oturdum çizdim ben de ‘BARIŞ’ın resmini.”
(Filistinli Tali SOREK, 1988′de, 13 yaşında bir çocukken yazmış bu şiiri.)
Toprak değil kayıp giden ayaklarımın altında,
Sürüngen sessizliğiyle yitirdiğim sevinçlerim
Ve çocukluğumdur tek vuruşlu ürperti gibi;
Ayrılığımdır yaşadıklarımdan ve yaşanmışlığın buruk hazzından…
İnsan bedenleri tüm diğer insanla ilgili toplumsal mekânlar gibi iktidarların, tahakküm ilişkilerinin, makro ve mikro-siyasetlerin kendilerini tanımladığı, hegemonya mücadelesi yürüttüğü, biçimlendirdiği ve dönüştürdüğü alanlardır. Bize en çok ait olduğunu sandığımız mekânlar olarak bedenlerimiz aslında dışımızdaki sosyal/siyasal ilişkilerden, kurgulardan azade değillerdir. Savaşlar, insan bedeni üzerindeki göstergesel ve fiziki ifadeleriyle sürerler. İktidarlar öz olarak insan bedenine sahip olmak, onu kullanmak, dönüştürmek ve her şeyden ötesi onda var olmak üzere belirirler. Bu tüm toplumsal sistemler için geçerli bir olgudur.