Anasayfa Anasayfa

Sayfa 1 / 4412345»...Son »

‘kızıl’ Kategorisi için Arşiv

Yolculuk – 2


Leman TOGO

070112-A_0344_sunrise_in_Yakutsk_Lo_Res
1967’in kışı çok sert geçiyordu. Ramazan Bayramı tatilinden okula dönüyorduk. Her güzel şey gibi tatil de çabuk bitmişti. Otobüslerin çoğu hac kafilesi götürdüğünden gidişte araç sıkıntısından nasibimizi almıştık. Artık dönüşte daha temkinli olacaktık. Biz gelişteki sıkıntımızdan söz etmemiştik ama Fatma’nın babası bu kez bizi kendisi götürmeye karar vermişti. Kıymetli kızına kıyamamış okula geri götürecekti. Bursa’yı kazanıncaya kadar şehrimizden hiç çıkmamıştık. Yolculuk konusunda çok acemiydik. Yol yordam bilmeyen on beş on altı yaşlarında çocuklardık. Ailem de beni onlara emanet etti.
Ali Rıza amca da Fatma gibi sessiz bir adamcağızdı. Önceden İzmir biletlerimizi almıştık. Otobüsler azdı ama yolculuk eden de şimdiki gibi çok değildi. Sadettin’le arkadaşı da bizimleydi. Dört çocuk bir de Ali Rıza amca bir pazar günü yola düzüldük.
Daha yaklaşık bir ay otobüsler hacdan dönmezdi. Bu yüzden de İzmir’de sıkıntı çekeceğimizden emindik. İzmir’e vardığımızda garajın bomboş olduğunu gördük. O güzelim otobüslerin hiçbiri yoktu. Kamil Koç, Pamukkale, Hakiki Koç gibi o döneme göre en konforlu otobüslerden eser yoktu. Yazıhanelerin önünde Magirus ve markasını bilmediğim birkaç külüstür otobüs ve bir de üstünde Hakiki Koç yazan daha iyi görünümlü bir otobüs vardı. O otobüsün bizim otobüs olmasını diliyorduk.
Gitmeye mecburduk. Ertesi gün en geç sabah saat sekizde okulda olmalıydık. Seçeneğimiz yoktu. Fatma’yla ikimiz; içini evden aldığımız peynir, zeytin, badem, incir gibi yöresel bazı yiyeceklerle doldurup ağırlaştırdığımız bavullarımızın yanında beklerken Ali Rıza amcayla arkadaşlarımız Bursa’ya araç bakmaya gittiler. Bir süre sonra ellerinde beş biletle geldiler. Biletlerde koltuk numarası yoktu. Yani istediğimiz yere oturacaktık. Ohh ne güzel, cam kenarını seçer, keyfimize bakardık. Ama Ali Rıza amcayla arkadaşlarımız o kadar mutlu görünmüyorlardı.
Bineceğimiz otobüsün yanına vardığımızda hayal kırıklığına uğradık. Bordo renkli bir köy otobüsüydü bu. Boyaları solmuş ve başka renklerle pasları kapatılmış, burunsuz otobüsümüzün bagaj koyma yeri köylülerin sepet ve tavuklarını koyabildikleri üstüydü.

School bus silhouetted at sunrise on the highway.

Ancak bizden başka birkaç yolcu daha olduğu için valizleri içeri aldık. Otobüste tekli koltuk yoktu. Kahve kanepesi gibi bitişik, ikili oturma yerleri vardı. Kahverengi muşamba kaplamaları yer yer soyulmuş, altındaki bezi görünüyordu. Dayanma yerinin üstünde de tutunmaya yarayan demirler vardı. Tutunmak için elimi demire koyar koymaz hemen geri çektim. Buz gibiydi. Bu otobüsle sekiz saat yolculuk yapacaktık. Dedikleri gibi istediğimiz yere oturacaktık ama seçeneğimiz sınırlıydı. Cam kenarı daha da soğuktu. Fatma’yla babası ikinci sıraya oturdular, ben yanlarındaki yere yerleştim, arkadaşlarımız da arkaya geçtiler. Sadettin’de şaka yapacak hal kalmamıştı.
Neyse diğer yolcular da otobüse bindiler. Fatma’yla ikimizden başka hepsi erkekti. On ya da on iki kişiyle otobüs hareket etti. Kalorifer yoktu, belki vardı da çalışmıyordu. Aslında hiçbirimizin seyahat kültürü olmadığı için otobüste kalorifer olup olmayacağını bile bilmiyorduk. Bu yüzden kimseye bir şey sormak aklımızdan bile geçmiyordu. Yol kenarları yer yer karlıydı ama yollar temizdi. Ara sıra çukurlara girip çıktığında otobüsün zıplamasını önemsemiyorduk. Hepimiz mantolarımıza, atkılarımıza sarındık, eldivenlerimizi takıp koltuklara tünedik. Ayaklarımızı altımıza alıp ısınmaya çalışıyorduk. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Bu soğukta üşürken uyumamız mümkün değildi Daha otobüse biner binmez yolculuğumuz bir an önce bitsin diye duaya başlamıştık.
İzmir’den çıktık, şoför hayırlı yolculuklar diledi. Manisa yoluna koyulduk. Tam Spil Dağı’ndaki Sabuncubeli Geçidi’nden çıkmıştık ki otobüs yavaşladı ve durdu. Muavin yere indi, otobüsün etrafını dolandı. Yukarı geldi. “Abi sağ arka lastik patlamış” dedi. Şoför söylenerek ağır ağır yola devam etti ve Manisa’da açık olan en yakın tamirhaneye girdi. Otobüsün içinde ne kadar beklediğimizi bilmiyorum. Birkaç kişi lastiği söküp, içindeki şambrelin deliğini yamadılar, yerine taktılar. Bunu da burnumuza gelen yanık lastik kokusundan ve ara sıra sıçrayan kıvılcımlardan anlamıştık. Aslında böyle olaylar daha önce başımıza birçok defa geldiği için olaya pek yabancı değildik.
Neyse kaza belâ savdık düşüncesiyle canımızı sıkmamaya çalışarak yola revan olduk. Akşam olmaya başlamıştı. Yanımızdaki yolluklarımızı çıkardık, paylaşarak karnımızı doyurduk ama üşümemize çare yoktu. Ellerimizi devamlı hohluyor, nefesimizle ısıtmaya çalışıyorduk.
Akhisar’ı geçtikten bir süre sonra aşağıdan “güm” diye bir ses geldi. Şoför kenara çekince Sadettin “aha, ayveyi yidik” dedi. Sabırla gene en yakın dinlenme yerine vardık. Bu kez şoför şambreli kendi yamadı. Yine yola düzüldük. Gece ilerlemiş, ayaz iyice artmıştı.
California Levee System Vulnerable To Natural Disasters
Ondan sonra nerelerden geçtiğimizi hatırlamıyorum. Fatma’yı içi mazot kokan otobüs tutmuştu. Babasının dizine yatıp gözlerini kapadı. Uyuduğunu sanmıyorum. Her an tetikteydik. Ya gene lastik patlarsa diye diken üstünde oturuyorduk. Beklediğimiz oldu ve üçüncü lastik de patladı. Sadettin “ee gari işlee garıştı arkıdeşlee” deyip bizi gülümsetse de durum vahimdi. Okula zamanında yetişme umutlarımız yavaş yavaş sönmeye başlamıştı.
Bir yerlerde yine durduk, şoför en sonunda ısınmamız için içeri yağ tenekesinden bozma bir mangal getirdi. Mangalda kömürden ziyade hâlâ alevle yanan odunlar vardı. Ellerimizi ısıttık ve otobüsün içi biraz olsun ılındı ama is kokusu ve dumanla boğulmadan işimiz biter mi diye de endişeleniyorduk. Yine de donmaktan daha iyiydi. Birbirimizin moralini bozmamak için kimse sesli bir şikâyet dile getirmiyordu ama içimiz iyice bunalmış, sabrımız çatlama noktasına gelmişti.
Bu lastik de tamir oldu tekrar yola çıktık fakat kimse bu yolculuğun biteceğinden umutlu değildi. Mustafa Kemal Paşa’ya yaklaştığımızda sabah olmuştu. Ve nihayet o kadar dayanan, onca yolu direnerek giden son lastik de patladı ve sonuncusu ne zaman patlayacak diye korku ve merakla bekleyen biz de huzura erdik.
Mustafa Kemal Paşa’nın girişinde mi yoksa çıkışında mıydı bilmiyorum, açık bir tamirhane bulduk. Fatma ile ben otobüsten hiç inmemiştik, diğer yolcular ve arkadaşlar inip çıkıyorlardı. Orada tamircilerin durduğu içi sobalı bir mekân varmış. Önce erkekler gittiler. Sonra şoför, arkadaşlarımızla gelip bize “orada bir kahve var, çıkıp ısının, işimiz uzun sürecek” dedi. Bizi yalnız bırakmayan Ali Rıza amca ile biz de otobüsten indik.
Artık ısınmaktan başka bir şey düşünmüyorduk. Okula vaktinde yetişemeyeceğimiz kesindi. Ne gariptir ki bunca sıkıntı arasında Fatma’yla benim en büyük kaygımız okula vaktinde yetişememekti Şoförden bize böyle bir arıza olduğuna dair mazeret yazısı vermesini istedik. Kabul edince içimiz biraz rahatladı.
10253Kahvehane gibi bir yere girdik. İçerde, kocaman, önündeki penceresinden alevlerin ara sıra dil çıkardığı bir sobanın yanında; üstlerinde mazot ve benzin lekeleriyle dolu giysileri olan ve mazot kokan birkaç adam vardı. Her biri yorgun ve uykusuz görünüyordu. Ellerindeki çay bardaklarını boşaldıkça dolduruyorlardı. Isınmanın en iyi yolu buydu zaten. Kenara çekilip bize yer açtılar. İkimizden başka hemcinsimiz yoktu. Fatma’yla ikimiz çekinmeyi unutmuş, gürül gürül yanan sobaya yanaşmıştık. Elimize birer bardak da çay tutuşturdular. Bu durumda isteyebileceğimiz başka şey yoktu. Duruma uyum sağladık.
t01xbfuqQTfc3NozrQsijWoWQj83zICSZqgM9HHudlQeRBPddQc
Bir süre sonra dışarı çıkıp otobüse baktım. Tam dört tane takoz üzerinde oturuyordu bizim bordo Magirus. Bütün lastiklerini sökmüşlerdi. Hepsini ehil eller bir güzel tamir ettikten sonra yerlerine taktılar. Sabah dokuzda işimiz bitmişti. Ondan sonra bir sıkıntı olmadı ama biz bir daha Kurban Bayramı’nda yola çıkmaya tövbe ettik.
Meğer bizim otobüs uzun yol otobüsü değilmiş. Manisa ile İzmir arasında çalışırmış. Araç yokluğundan sefere koymuşlar. Bunu da son tamirhanede öğrendik.

TAYLAN


Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)


Çocukluk arkadaşım Gevher ve sevgili oğlu “Yağmur Adam Taylan için…

Tuz gölü, beyaza çalar mavisiyle, çimen yeşili bozkırın ortasında kocaman bir leke gibi duruyordu. Gökyüzü, tam ufuk çizgisinde durgun göle kavuşmuş, gölle sarmaş dolaş olmuştu. Kıyılarda kum öylesine inceydi ki toprak demek daha uygun düşerdi. Göl kıyısını dalga dalga saran pembe kristal tuz tabakası, uçuk mavi gölün kıyısında, gölü çevreleyen bir fisto gibi dolanıyordu. Kıyılardaki kristal pembeliğe akşam güneşinin kızıllığı vuruyor, suyun kıyısında kızıl pembe ışıklar oynaşıyordu. Serin bir rüzgâr esiyordu kuzeyden güneye…

 

Yazının tamamını okuyun »

Öğle arası, siesta


Ülkü Öztürk Göçmen (Zelin Artuğ)

Sevgideğer Resim hocam İHSAN BİÇER’in emeklerine teşekkürlerimle…

Görsel: İhsan BİÇER

34133631_2082105958733274_305830628144709632_o

Güneş tam tepedeydi. Köyün serçeleri, kır kırlangıçları, sığırcıkları, kumruları öğle güneşinin kızdırdığı kiremitlere ayak basar basmaz havalanıyor, kavaklığın kıyısındaki gölgeli çite konuyordu. At sineklerinin vızıltısıyla çekirgelerin kavgacı ötüşleri kurbağaların yaygarasına karışıyordu sazlıkta. Uzak tarlalarda tiz kadın sesleri, çocuk sesleri yankılanıyordu. Köyün erkekleri ya dağda bayırda sığır peşindeydi, ya harman yerini düzenlemekle uğraşmaktaydı. Harman zamanı yaklaşmış, köylüleri bir telaş sarmıştı. Güzün sökülüp samanlığa kaldırılmış öküz arabaları yeniden kurulacak, delce* onarılacak, mazu denilen (dingil) kısımları iç yağıyla yağlanacaktı, Traktörü olmayanlar tarlaya, çayıra, oduna, ekine, gübreye, taşa, toprağa yine bu atadan görme öküz arabalarıyla gideceklerdi. Köyün gelinleri harman yerlerine, tarlalara, bostanlara çay tepsisi, azık taşımaktan, beşikteki bebelere süt verip, yayık çalkamaktan, hamur yoğurup ekmek yapmaktan, inek sağıp dam süpürmekten yorgun düşmüşlerdi.

 

Yazının tamamını okuyun »

Hamamlıkızık’ta mevsim bahardı (3)


Zelin Artuğ

e5f61cd62e0bfda5ekremabimben

 

Sabah uyandıklarında gün ağarmaktaydı. Köy meydanındaki camiden gelen ezan sesi sabahın sessizliğinde yankılandı. Uludağ’dan esen serin hava köyü çepeçevre sarmış, sis evlerin çatılarından bahçe duvarlarına kadar inmişti. Yakınlarda bir horoz öttü.

Süheyl, yorganını sırtına dolayıp yattığı yerden pencereye uzandı, perdeyi aralayıp dışarıya baktı: “Sisten göz gözü görmüyor!” dedi. Nuran yorganını başına çekip mırıldandı: “Ne çabuk sabah oldu! Daha yeni yatmadık mı biz?”

Gülümser çoktan kalkmış, çaydanlığı ocağa koymuştu bile. İsteksizce kalktılar. Sırayla tuvalete gittiler, tahta lavaboda ellerini yüzlerini yıkadılar. Su buz gibiydi. Elleri yüzleri kıpkırmızı olmuş ama soğuk suyu suratlarına çarpınca canlanmışlardı.

Yazının tamamını okuyun »

Hamamlıkızık’ta mevsim bahardı (2)


Zelin Artuğ

 

 

Untitled-2

 

Hadiye Hanım evin kapısında durdu, arkasına dönüp gözleriyle kızları saydı. Bu arada Adil Bey kapıyı açmış, nazikçe yana çekilmiş, Hadiye Hanım’a eve girme önceliğini vermişti. Hadiye Hanım’dan sonra kızlar sırayla eve girerken Adil Bey ciddi bir yüz ifadesiyle bekledi.

Kızlar ellerindeki valizlerini, çantalarını, torbalarını sofaya, duvarın kıyısına bırakıp, Hadiye Hanım’ın arkasından oturma odasına girdiler. Ayakta, Hadiye Hanım’ın etrafında toplandılar.

Nasihatlerin ardı arkası kesilmiyordu. Nuran öğretmenlerini dinlerken kâh sağ ayağını, kâh sol ayağını ileri uzatıyor, böylece yorgunluğunu gidermeye çalışıyordu. Kızların yüz ifadeleri pür dikkat söylenenleri dinlermiş gibi gözükse de bazılarının gözleri odanın ufak penceresine ya da kapıya yakın duran kuzineye kayıyor, bazıları da bu odada çok eski yıllarda yaşamış olan köylüleri merak etmekten kendilerini alamıyordu.

 

Yazının tamamını okuyun »

Naime Kadın


Zelin Artuğ

Sevgideğer arkadaşım Mualla Özesen Demir’e…

 

 

 
naime

 

Naime kadın erkenden uyandı, damı süpürdü, inekleri sağdı.  Süt kovasını ocakta, sacayağı üzerindeki isli bakır kazana boşalttı, geceden kalan közü bir iki çırpıyla alevlendirdi, avluya, odun getirmeye gitti.

Odunların uzunları kalmıştı. Baltanın tersiyle ince odunlardan kırdı, bir kucak odunla eve girdi. Birkaç odunu özenle süt kazanının altına yerleştirdi. Sabahın serinliğinde ocağın alevi içini ısıttı. Çömeldiği yerden doğrulmadan başını çevirip sedirde uyuyan oğluna baktı.

İrfan hep böyle yüzükoyun, sere serpe yatardı. Böyle yatmaya asker ocağında alışmıştı. Arkadaşları sırt üstü yattığında çok horladığını söylediklerinden, kimseyi rahatsız etmemek için böyle yüzükoyun yatmaya alıştırmıştı kendini.  Deli yatardı İrfan. Anası, her sabah yorganını yerlerden toplardı.

Yazının tamamını okuyun »

Gök Donun Büzmesi (Nisanda Kar romanından…)


Leman TOGO

73419c21d09966127b52d56a41092d1f

 

Aşağı köyde düğün vardı. Düğün evinin dikişlerinin hepsini Feyza dikmişti. Okuntu olarak lokum getirmişlerdi. Buralarda kâğıt davetiye basılmaz, aileden birileri davet edilecek kişiye okuntu getirirdi. Kendilerine göre değerli bulduklarına bir kutu lokum ya da peşkir, yakın bulduklarına küçük su bardağı, diğer köylülere de birer kibrit kutusu gönderilirdi. Bu küçük hediyeler düğüne çağrı içindi.  Düğün sahipleri bunun karşılığına hediye beklemezlerdi. İsteyenler düğünde takabildikleri kadar para takarlardı. Bir köyde düğün olunca diğer köyler ve uzak mahalleler hepsi oraya giderlerdi. Delikanlılar kız bakmaya gelirlerdi düğüne. Kızlar, gelinler ve kadınlar, hepsi oynar, beğenilen kızın başından para çevrilir,  çalgıcıya verilirdi. Bir kıza para çevrilmişse çevirenin o kıza talip olduğu anlaşılırdı. Düğünün sonuna doğru meydanı delikanlılar alır,  üç beş kişi diz çökerek zeybek oynar, yan gözle beğendikleri kızların kendilerini seyredip seyretmediklerini kontrol ederlerdi.

 

Yazının tamamını okuyun »

Galileo yüzünden bunlar!


Zelin Artuğ (Ü.Ö.G.)

eb8ed4d58b76e9b36c40d2bf321034ed

 

Yeni doğmuş bir bebeğin bakışları dikiz aynasından bakan dikkatli bir sürücünün bakışlarına benziyor. Onun bakışlarındaki keskinlik, hiçbir bilim adamının bakışlarında yok! Bazen yeni doğmuş bir bebeğin, dünyayı gözbebekleriyle içtiğini düşünüyorum. Nasıl ki doğar doğmaz hayata tutunmak için, derin bir yaşama güdüsüyle memeye sarılıyor, hayata karışabilmek için de gözbebekleriyle dünyayı, bütün görüntüleri, ışığı, renkleri, nesneleri içiyor.

Ölüm döşeğinde birinin bakışları da park etmekte olan bir aracın sönmek üzere olan farları gibi ölgün! Belki de her şeyi çok erken fark ediyoruz da yaşadıkça beynimiz bulanıyor, kafamız karışıyor! Yün çilesi gibi… Baştan yolunda giden hayat yumağı, çileyi tutanın ya da yumağı saranın beceriksizliği, bazen de dikkatsizliği yüzünden arap saçına dönüyor! Dolaşıklığı açmaya çalışmak zaman kaybı olunca da ipi koparıp, yeni bir yumak dolamaya başlıyoruz! Hayat böyle bir şey işte!

 

Yazının tamamını okuyun »

Cumhuriyet tokadı


Zelin Artuğ (Ü.Ö.G)

 

5ac1207529a765965f2e7fd4ac670e43

 

Ortaçağlarda batıda şövalyelik kültü vardı. İyi bir şövalye tanrıya tapındığı ölçülerde kadına da tapınmak zorundaydı. Tabi bu, romantik bir tapınmaydı. Karı koca arasında aşk olmazdı. Aşk, evlilik dışı ilişkilerde mümkündü yalnızca. Bir erkeğin karısı olmak, kadın için ne kadar aşağılanma nedeniyse, bir erkeğin sevgilisi olmak da o denli kadını üstün kılardı. Bir bakıma, aşkın kendisi feodalleştirilmişti. Çünkü aşık, sevgilisine köle gibi hizmet etmek zorundaydı. Bütün aşk şiirleri sevgiliye yazılırdı. Dolayısıyla aşk, evliliğin dışında aranmalıydı.

 

Yazının tamamını okuyun »

Küçük Kız ve Yağmur


Zelin Artuğ

 

 

zz

 

Düş kurmak istiyorum. Deniz kıyısında tek katlı bir ev… Evin girişinde camekândan bir odacık… Küpe çiçekleri yerleştirilmiş cam önlerine. Ama bir de oturma yeri var cam kıyısında. Ambalaj sandıklarının üzerine çiçekli basmadan yüzleri olan minderler atılmış, yumuşacık bir köşe yapılmış. Yazın, evdeki kışlıklar, kışın da yazlıklar doldurulur bu sandıklara. Ara sıra sandıkların üzerindeki minderlerle basma çiçekli örtüler kaldırılır, açılan sandıklardan bir yün yelek, bir yün çorap çıkarılır, ya da açılan sandığa başka fazlalıklar konur.

 

Yazının tamamını okuyun »