Anasayfa Anasayfa

Sayfa 1 / 4412345»...Son »

‘kızıl’ Kategorisi için Arşiv

Galileo yüzünden bunlar!


Zelin Artuğ (Ü.Ö.G.)

eb8ed4d58b76e9b36c40d2bf321034ed

 

Yeni doğmuş bir bebeğin bakışları dikiz aynasından bakan dikkatli bir sürücünün bakışlarına benziyor. Onun bakışlarındaki keskinlik, hiçbir bilim adamının bakışlarında yok! Bazen yeni doğmuş bir bebeğin, dünyayı gözbebekleriyle içtiğini düşünüyorum. Nasıl ki doğar doğmaz hayata tutunmak için, derin bir yaşama güdüsüyle memeye sarılıyor, hayata karışabilmek için de gözbebekleriyle dünyayı, bütün görüntüleri, ışığı, renkleri, nesneleri içiyor.

Ölüm döşeğinde birinin bakışları da park etmekte olan bir aracın sönmek üzere olan farları gibi ölgün! Belki de her şeyi çok erken fark ediyoruz da yaşadıkça beynimiz bulanıyor, kafamız karışıyor! Yün çilesi gibi… Baştan yolunda giden hayat yumağı, çileyi tutanın ya da yumağı saranın beceriksizliği, bazen de dikkatsizliği yüzünden arap saçına dönüyor! Dolaşıklığı açmaya çalışmak zaman kaybı olunca da ipi koparıp, yeni bir yumak dolamaya başlıyoruz! Hayat böyle bir şey işte!

 

Yazının tamamını okuyun »

Cumhuriyet tokadı


Zelin Artuğ (Ü.Ö.G)

 

5ac1207529a765965f2e7fd4ac670e43

 

Ortaçağlarda batıda şövalyelik kültü vardı. İyi bir şövalye tanrıya tapındığı ölçülerde kadına da tapınmak zorundaydı. Tabi bu, romantik bir tapınmaydı. Karı koca arasında aşk olmazdı. Aşk, evlilik dışı ilişkilerde mümkündü yalnızca. Bir erkeğin karısı olmak, kadın için ne kadar aşağılanma nedeniyse, bir erkeğin sevgilisi olmak da o denli kadını üstün kılardı. Bir bakıma, aşkın kendisi feodalleştirilmişti. Çünkü aşık, sevgilisine köle gibi hizmet etmek zorundaydı. Bütün aşk şiirleri sevgiliye yazılırdı. Dolayısıyla aşk, evliliğin dışında aranmalıydı.

 

Yazının tamamını okuyun »

Küçük Kız ve Yağmur


Zelin Artuğ

 

 

zz

 

Düş kurmak istiyorum. Deniz kıyısında tek katlı bir ev… Evin girişinde camekândan bir odacık… Küpe çiçekleri yerleştirilmiş cam önlerine. Ama bir de oturma yeri var cam kıyısında. Ambalaj sandıklarının üzerine çiçekli basmadan yüzleri olan minderler atılmış, yumuşacık bir köşe yapılmış. Yazın, evdeki kışlıklar, kışın da yazlıklar doldurulur bu sandıklara. Ara sıra sandıkların üzerindeki minderlerle basma çiçekli örtüler kaldırılır, açılan sandıklardan bir yün yelek, bir yün çorap çıkarılır, ya da açılan sandığa başka fazlalıklar konur.

 

Yazının tamamını okuyun »

Kendini okuyan kitap


Zelin Artuğ (Ü.Ö.G)

il_570xN.571905594_7tx3

 

 

Kitap kendini okuyabilir mi? Bir süredir bu soru takıldı aklıma. Bir tür düşünme, ya da içe bakış mıdır kitabın kendisini okuması? İnsandan ne farkı var kitabın? Kitap da yazarının yaşadığı sancılı bir süreç sonunda doğmuyor mu? Çoğu kitap ölümlü, bazıları da ölümsüz değil mi kimi insanlar gibi?
Bugün sayfalarımı en başa çevirip kendimi okumaya karar verdim. Duyan gelmiş, derler ya tam bir cümbüş! Yazarımı tebrik ediyorum. Her kişiye nasibolmaz bu kadar mevsimi, coğrafyayı, çiçeği, börtü böceği, ırmağı, denizi, dağı, köylüyü, kentliyi, kasabalıyı raftaki bir kitaba sığdırmak… Sıradan bir yazar olmak da yetmez böyle bir mahşer-i cümbüş yaratmaya! Biraz uçuk, biraz kaçık olmalı beni yazan. Meğer ne çok yaşamlar barındırıyormuşum sayfalarımda da haberim yokmuş! Yazarıma ne demeli? İşini gücünü bırakmış, yazmış da yazmış!

 

Yazının tamamını okuyun »

sarı kız


Zelin Artuğ (Ü.Ö.G)

12106995_408548759340775_7574089536417261791_n

Güz mevsiminin başlarıydı. Birlikte oynadığım, birlikte çitlembik ağaçlarına tırmandığım çocukların ağzından düşmez olmuştu sarı kız sözü. Söylediklerine göre sarı kız götürecekti bizi okula. Saçları sarı olmalıydı, ama saçları uzun mu kısa mı hiçbir fikrim yoktu. Kimse onu tarif etmemişti bana. Bir tek adını biliyordum. Sarı kız…

Evimizin bahçesiyle, az ötedeki kumsal ve iri kefallerin yüzdüğü derenin kıyısı tek oyun alanımdı. Kıyısındaki söğütlerin dallarını serin sularına sarkıttığı bu dere evimizin yakınındaki kumsalda iyice sığlaşır, denize dökülürdü. Çocukluk eğlencelerimizden biri de derenin sığlaştığı kumsalda paçalarımızı sıvayıp, naylon ayakkabılarımızla dereye dalmak, bir yakadan öte yakaya geçmekti.. Böylece büyük bir iş başardığımızı kanıtlamış oluyorduk. Yorulunca karşı yakadaki kayanın üzerine oturur, naylon ayakkabılarımızı ayağımızdan çıkarıp içindeki suyu boşaltırdık. Uzaktan annemin çağırdığını duyunca ayakkabılarımı elime alır, karşı tarafa yalın ayak geçerdim. Kumsalı geçip üç basamaklı merdivenin başına gelince ayaklarıma yapışan kumları silkeler, ayakkabılarımı giyer, annemi daha fazla kızdırmadan eve koşardım.

Bütün yaz koşup oynadığım kumsalda deniz çekilmiş; dışı çok hoş desenli, içi sedefli istiridyeler, denizyıldızları vurmuştu kumsala. Martılar kumsala doğru süzülüyor, gagalarında avlarıyla havalanıyorlardı. Havalar serinlemiş, gökyüzünün mavisi solmuştu. Rüzgâr sert esiyor, ağaç dalları arasında ıslık çalarak dolaşıyordu.

Yazının tamamını okuyun »

İlyas


Ülkü Öztürk Göçmen (Zelin Artuğ)

 

4f024782180236b0481d244b5e8c04dd

 

Ellerini beline koyup arkaya doğru gövdesini esnetti. Eğildi, gözlerini fal taşı gibi açıp aynaya baktı. Gözlerinin akının kızardığını gördü. Sakalını kaşıdı, aynaya yaklaştı, tekrar gözlerine baktı. “Yok canım, uykusuzluktandır!” diye söylendi.
Giyindi, sokağa çıktı. Bugün izin günüydü. İki sokak ötedeki Göz Kliniği’ne gidecekti. Caddeye çıktı. Köşede bir simitçi vardı. Gitti, simitçinin önünde durdu, simitlere baktı. Simitçi de İlyas’ın yüzüne baktı şaşkın bir ifadeyle. Simitçiye diklendi.
“Ne bakıyorsun kardeşim? Filim mi oynuyor suratımda?”
“Yok, abi estağfurullah! Simit mi alacan?”
“Yok! Vazgeçtim!”

Yazının tamamını okuyun »

çakma şövalye don quichotte’un maceraları


Zelin ARTUĞ

 

 

 

c3ea67acd4e94421079bd04055058fe8

 

Ortaçağda kendini şövalye sanan, yel değirmenleriyle savaşan, mahallenin delisi bir Donkişot vardı. Bugün herkese posta koyan, kendini bir şey sanan birileri bana onu hatırlatıyor!

***
At, bunu yakında atar sırtından! Yıllardır bunu taşımaktan dizlerinde derman kalmamış. Attı, atacak!…Yalaka Şanzo Panza olmasaydı, çoktan attıydı!…

Mahallenin delisi! Herkese posta koyuyor! Yel değirmenleriyle savaşıyor! Kendini soylu mu soylu bir şövalye sanıyor!

 

Yazının tamamını okuyun »

SUÇ


Gökhan ÖZTÜRK

 

 

Suç bireysel bir eylemdir. Kişiler suç işlemek için herhangi bir örgüt oluşturmuş olsalar bile bunlar ayrı ayrı ele alınıp cezalarını birey olarak çekmelidir, tüm gruba ya da o grubu temsil ettiği düşünülen bir takım kitlelere ceza verilemez.

Devlet dediğimiz örgütlenme şekli, bu örgütün unsurları olan kendi halkına zulmetmemelidir. Yargı organının dahli olmadan bireylerin zarar gördüğü her eylemse zulümdür.

Yazının tamamını okuyun »

Le Sahara, l’identité et l’africanité dans la littérature francophone du Sud-est: Moha Souag s’exprime


Moha SOUAG/Brahim el Guabli ابراهيم الكبلي

ScreenShot2013-04-30at11_13_15AM

Apr 30 2013

 

Moha Souag est un écrivain francophone qui a gagné une place prestigieuse dans le paysage littéraire francophone au Maroc grâce à sa persévérance, à l’abondance des ses écrits et à son style d’écriture innovant ; « polygraphe confirmé, il a touché/visité (tâté de) tous les genres littéraires, la poésie, la nouvelle, le roman, le conte. Il a obtenu des prix littéraires tels que le grand prix Atlas, le prix de la nouvelle octroyé par RFI. » Moha n’est pas uniquement une figure de proue de la littérature francophone, mais il fait partie de ces écrivains engagés dans les débats socio-économiques et culturels qui touchent au quotidien de leurs concitoyens. Originaire de l’ancien Ksar-es-souk, l’actuelle province d’Errachidia, Moha s’inspire de la rudesse de la vie oasienne pour produire une littérature qui fera justice aux délaissés, aux oubliés et à ceux qui ont besoin d’un porte-parole pour sublimer leur vie et l’immortaliser dans la littérature. Il se trouve que cette vie oasienne, désertique, aride, difficile et même épuisante trouve sa meilleure expression dans la langue de Molière, que Moha manie avec finesse. Nonobstant, la connaissance la plus fine de la langue ne suffit pas pour un écrivain d’une aussi grande stature que celle de Moha Souag. Au delà des connaissances linguistiques approfondies, il faut avoir du génie, être habité par l’angoisse littéraire et avoir la profonde conviction qu’on est sur le droit chemin, dans une société pour laquelle la littérature et la lecture sont les moindres des priorités. Le cas de Moha Souag nous enseigne qu’on n’est pas uniquement écrivain au Sud-est, on devient aussi l’intellectuel organique qui doit mener les combats quotidiens avec le peuple pour améliorer ses conditions de vie. Par la force des choses, Moha Souag est romancier, éducateur et intellectuel organique qui sert d’exemple aux nouvelles générations de sa région natale. Il descend du « château fortifié » de l’intellectuel pour assumer sa tâche auprès du petit peuple avec fierté et beaucoup de dignité.

L’année de la chienne, Iblis, Les années U, Des espoirs à vivre, Le grand départ, Les joueurs, Un barrage de sucre, Indiscrétion des cocottes et La femme du soldat, entre autres, indiquent la nature prolifique du romancier du pontage avec l’Afrique sub-saharienne et la littérature du désert. Cette œuvre littéraire qui s’étend sur trois décennies doit être une pièce charnière dans tout effort sérieux de compréhension de l’évolution de la société marocaine depuis les années 1970. Grâce à la diversité de ses expériences et sa mobilité au Maroc, sa littérature documente d’une manière anthropologique les changements vécus par cette société avec la précision du médecin légiste effectuant la meilleure des autopsies. Moha ne dénonce pourtant pas ; il « tisse » et laisse le visiteur de son monde de « tisserand » voir les couleurs de sa tapisserie et se créer les images qu’il aime voir dans le travail littéraire.

C’est de la partie du Maroc « inutile » longtemps absente de la liste des priorités des détenteurs du pouvoir décisionnel dans le royaume chérifien que vient Moha Souag. Comme la majorité des filles et des garçons de cette partie du Maroc, il fût obligé d’interrompre ses études universitaires à Rabat, faute de bourse, pour entamer une carrière dans l’enseignement de la langue française au collège dans sa région natale. L’histoire de Moha n’est pas unique ; dans chacun de nous, les enfants du Sud-est, habite un Moha embryonnaire qui se sacrifie sur l’autel de la nation pour subvenir aux besoins de sa famille et lui garantir une vie meilleure. Que Moha Souag quitte ses études pour revenir à Ksar-es-souk y enseigner le français au collège n’est pas un exploit. L’exploit demeure plutôt dans ce retour aux sources pour essayer à la fois de donner voix mais aussi d’ouvrir la voie aux habitants de ces contrées trop longtemps oubliées par les gouvernants. Ce retour aux origines marque la naissance du romancier du Sahara du sud-est du Maroc.

Quand je lis l’œuvre de Moha Souag, je ne cesse de le comparer au Toubkal, le plus haut sommet au Maroc. Une sommité littéraire qui mérite d’être davantage étudiée.

 

Yazının tamamını okuyun »

Köpekli köyde değneksiz dolaşmak


Bingöl GÖÇMEN

a (12)

Bir canlının yaşama kabiliyeti; yaşama olanaklarını elde edebilme kabiliyeti ile onları, aynı yaşama olanaklarına ihtiyaç duyan diğer canlıların yağmalama girişimlerinden koruyabilme kabiliyetinin toplamıdır.

Her yağmalama kabiliyeti, hedef canlıdaki yağmalatmama kabiliyeti ile birlikte gelişir. Bu kabiliyetlerin karşılaşmasında, üstünlüğün el değiştirmesi; yağmalamayı ortadan kaldırabileceği gibi, bazen de sadece yağmalamanın yönünü değiştirir.

Emekçi insan; yaşama olanaklarını elde edebilme bilgisini, becerisini sömürücü insana yağmalatmama konusunda başarısızdır. Bu sonuç; sömürücü insanın yağmalamak için, emekçi insanın ise yağmalatmamak için ortaya koyduğu somut güçlerle alakalıdır.

Sömürücülük; doğası gereği akıldışı, mantıkdışı, adaletdışı ilişkileri dayatır. Dolayısıyla sömürücü; sömürü ilişkilerinin sürdürülebilirliğini sağlamak için, sömürüye maruz kalan insanın bir şekilde bu olan bitene karşı çıkmamasını sağlamak; onu, akıldışılığın ve adaletdışılığın içindeki akılla ve adaletle idare etmeye razı etmek zorundadır.

 

Yazının tamamını okuyun »