merhaba!..
Yucel Evren
Sevgideğer (zelin) sayfan ne güzel…Dedim!..
Hayır dedi..
Hepimizin..
Yol arkadaşları..
Hayata çağıran!…
bir kaç yol arkadaşı!..
Yarin yanağından gayri..
Paylaşan yol arkadaşları!.. Yazının tamamını okuyun »
Sevgideğer (zelin) sayfan ne güzel…Dedim!..
Hayır dedi..
Hepimizin..
Yol arkadaşları..
Hayata çağıran!…
bir kaç yol arkadaşı!..
Yarin yanağından gayri..
Paylaşan yol arkadaşları!.. Yazının tamamını okuyun »
Uçak Paris semalarında… Takım elbiseli, sarışın, genç adam, yuvarlak uçak penceresinden bakıyor. Hiçbir şey göremiyor. Bembeyaz bulutlar var uçağın altında. Uçak, sanki pamuk yığınlarının üzerinde süzülüyor. Birazdan bir anons gelecek. Yolcular kemerlerini bağlayacaklar. Uçağın Orly’ye inmesi biraz daha sonra.. Hilton’daki toplantıya geç kalması söz konusu değil yine de.. Hava limanından alacaklar onu. Yazının tamamını okuyun »
İnsanlar pek severler böyle tabloları. Topluluğa açık yerlerde, özellikle de restoran ve kafelerde, ya da büyük yapı marketlerin yağlıboya tablo satılan bölümlerde bu türden tablolara sıkça rastlarız.
Ben, başımı çevirip pek bakmam bu tablolara. Ne bakacağım…? Al birini vur ötekine. Hepsi de birbirinin aynı neredeyse. Pamuk Prenses ve yedi cücelerin evi! Uzaklarda çamlıbeller, şırıl da şırıl akan bir derecik ve romantik bir ortaçağ köprüsü. Yazının tamamını okuyun »
Uzun kış gecelerinde İblis‘le saatlerce karşı karşıya oturdum. Sivri dişleri ve boynuzlarıyla, cehennem alevine benzer sakalıyla, yılan yuvasına benzeyen kıvrımlı suratındaki iki küçük delikten oluşan gözleriyle bana bakıp duruyordu monitörden. Farklı bir dilden konuşuyordu, yanındaki yöresindeki kişilerle. Bazen de bir anda görünmez oluyor, monitörü kendisi gibi başkaca karanlık yüzlere bırakıyordu. Başkan Dush Cold gibi…Hepsi de farklı bir dilden konuşuyorlardı, ama konuşulanları çok iyi anlıyor, masa üstündeki bir word dosyasına kendi anadilimde kaydediyordum.
“Atımı, hiç durmamanın ağacına bağladım.” diyordu Kemal Özer, bir şiirinde. O, şiirlerini severek okuduğum şairlerden biridir. Bir ağaç var. Çam gibi, ladin, köknar, söğüt, ardıç gibi bir ağaç. Ama bu ağacın adı “hiç durmamanın ağacı”. At, hiç durmamanın ağacına bağlanırsa ne olur? Hidalgo’yu böyle bir ağaca bağlasam ne yapar acaba? Ağacı kökünden söküp bozkırlarda koşmaya mı devam eder ? Yoksa dolapçı beygirleri gibi ağacın çevresinde mi dolanıp durur ? Bu ikinci olasılığı hiç sevmedim. Tehlikeli bir durum gibi görünüyor. Dizginlerine dolanır, başı döner, belki de boğazına dolanan dizginler boğulmasına neden olur. Hidalgo, böyle bir risk almaz. Söker o ağacı kökünden. Hidalgo önde, ağaç arkada bozkırların yolunu tutarlar. Yazının tamamını okuyun »

Annesi, pencere kanadını yukarı kaldırıp mandallıyor. Camdan yağmuru seyreden küçük kız, ellerini arkasına saklıyor. Bir keresinde pencere kanadı mandalından kurtulup, parmakları pervazla kanat arasında kaldığından beri uzak duruyor açık pencereden. Mis gibi toprak kokusu doluyor odaya. Kümesteki horoz ötüyor. Tavuklar, gıdılarından sarkan koyu pembe gerdanlarını titreterek canlı yem arıyorlar ıslak çimenlerin arasında.
Yazının tamamını okuyun »
O, pek konuşmaz. Konuşsa da soyut bir zirvedeki yalnız insanın ses tonuyla konuşur. Sanki kendisine en yakın bulduğu kişiler, başkaca soyut zirvelerdeki başkaca yalnız insanlardır. Dünyanın en iyi insanı değildir o; en iyi insan kavramı da içi boş bir kavram değil mi zaten! Kimsenin de dünyanın en iyi insanı olmasını beklemez. Çünkü kimseden iyilik beklemez aslında. Bu konuda çok uzlaştığımızı söyleyebilirim. Bertolt Brecht’ in şu dizeleri onun dünyayı kavrayış biçimine ne kadar da uyuyor:
“Öyle iyi bir yere götürün ki dünyayı, iyilik beklenmesin!” Yazının tamamını okuyun »
İki günden beri neler çektiğimi anlatamam. ‘Küçük İşler’ Hidalgo’dan indi, kağnıya bindi. Öküzleri çekerim,
ayak direrler… kağnının tekerleri çamura saplanır… Kan ter içindeyim, göğsümde ağrı… elinden oyuncağı alınmış çocuk gibi, elinden şişesi alınıp taşa çalınan ayyaş gibi, arabada hastaneye yetiştirilecek hastası olup da trafiğe takılan sürücü gibi, daha kimbilir kimler gibi bir haller oldu bana. ‘Yol arkadaşım’ yarın sınava girecek. Ama işin sırrını çözse çözse o çözer ! Ne berbat bir durum değil mi ? Tam bir gerilim filmi ! Adam gökdelenin çatı katında kötü adamlarla dalaşıyor. Kötü adamlar bunu aşağıya atıyorlar, ama bizimki çatıya tutunuyor. Aşağıya bakıyor. Abooow ! Caddede arabalar , insanlar karınca gibi ufacık… Tam da arkadaşı bunu elinden tutup yukarıya çekecekken kötü adamlar gelip arkadaşını kıskıvrak yakalıyorlar. Neyse…
Eski sandıkları karıştırmak, anılara doğru şöyle bir yolculuk yapmak güzeldir. O tavan aralı eski evler yok
artık! Yine de dolaplar var eski anıların tıkıştırıldığı… Dolapların içinde karton kutular var. Kutularda eski dergiler, eski yazıların yer aldığı eski dosyalar var. Tıpkı sahaf dükkanları gibi kokan dolap rafları… Sararmış, kıyısından köşesinden yırtılmış dergiler… Onları buldum bugün. Nedense o yırtılmış dergilerin kıyısında köşesinde kalmış yazılarımın bazılarını bloğuma taşımak geldi içimden. Eski bir pikapta eski bir 45′liği dostlarına dinletmek gibi bir duygu ile… Düşünsenize, eski bir plak dönüyor, bir 45′lik… Sizi alıp uzaklara, çocukluk, ilk gençlik aşkınıza götürüyor. Ne oluyor götürüyor da ? Ne geçiyor elinize ? Treni kaçırmışsınız bir kere ! Olsun, yine de o şarkıyı dinlemekten tad alıyorsunuz değil mi ? O dergi yazıları da böyle bir duygu verir bana. İlk gençlik aşklarım onlar benim. Belli bir sıraya koymadım yazılarımı. Rastgele seçtim. İlkin 1988 yılında Varlık Dergisi’nde yayımlanan bir yazı: önce insan olmak (Sayı:966/s:4)