Üçüncü Evre…
Elif Eser
“Gez,göz arpacık
buluştu tavşanın
yüreğinde,
çığlık dondu
zamanın karesinde,
Bilir misiniz ? Gün içinde neyi yaşayacağınızı , sabah uyandığınızda
açtığınız pencereden aydınlanan gün haber verir.
30 Mart Salı.
Hava , sabah rüzgarlı, biraz da ayazdı. Belki yağmur yağacaktı. Yağmur ise sevdiğimdi. Şemsiyesiz yakalanmak neşesiydi.
Nasılsa ıslanacaktım. Hatta öyle olmasını diliyordum.
Kıştan kalma bir bahar vardı dışarıda ve bahar da eli kulağında şakasını yapacaktı birkaç gün sonra.
Su yeşili bir etek ve üzerinde ince bir merserize giyindim, tam teşekküllü makyajımı da yaptım. Kulaklarıma küpemi, boynuma kolyemi de taktım. Kendimden memnun edayla aynanın karşısında bir sağa bir sola dönüm kendime baktım. Boynuma mat pembe uzun fularımı taktım hani artık konsept oldu, fuları atkı gibi bağlamak, öylede bağladım. Askıdan fuşya kabanımı da aldım ve siyah çizmelerimi de giyindim. Deri ceketimi giysem acaba diye de geçirdim içimden.
Vazgeçtim neden sonra.
Deklanşöre basıyorum. Klik. Bir martı yakalanıyor kareye,
bir tekne, bir serçe ağzında kırıntı, bir çocuk en masumane gülüşüyle tertemiz ve bir kedi yalnız, vakur…
Fotoğrafın çekenle çekilen arasındaki ilişiği bir anlık… Hayat gibi. Klik. Belki de bu yüzden her şeyi, her şeyi alabildiğimce karelere sığdırmaya çalışıyorum. Gülümsüyorum; çam kokularını, denizin iyodunu içime çekerek “iyi ama, sizi sığdıramam ki bir küçük kareye. Bu çocuk kahkahasını, bu martı çığlığını, bu ızgaradan yayılan mis gibi balık kokusunu bir de rokayı, bir de rakıyı… Hangi kare betimleyebilir kokunun ayrıcalığını?” Naif, sessiz, utangaç kendime kalanlara sarılıyorum.
“Yaş otuz beş yolun yarısı eder..” demiş ya Şair Cahit Sıtkı Tarancı..Tam 14 yıl olmuş otuzbeşi geçeli.
“Ortada kuyu var yandan geç” demek geliyor içimden..
Dünyanın en karışık coğrafyasında yeralan en yalnız ülkesinin ,en karışık dönemlerinde şekillenmiş bir gençlikten arta kalan ne varsa, hangi bilinmeyenlere gebe olduğu belli olmayan sisli bir şafak vakti, ıssız bir limandan yelken açan sonsuzluğun gemisine bindi ve gitti..
“Gördüğü en uzun boylu beklenti:
Zaman..
Sıfırlanamayacak kadar erken.
“Önce; kalbi şişman genç,
Sonra ;aklı tıknaz ortayaşlı ..
Şair olsam
“Şiirin hasını
Ayak seslerinden
Tanısam,
Bir köy türküsünde”
Kızarsa yanaklarım,
Yemeni oyalarına,
Nakış olsam
Yemyeşil bir ovada, yumuşacık çimenlerin üzerinde yürüyordu. Sepetinin sapını sımsıkı kavramış, mantar topluyordu. Her yağmurdan sonra çayır, mantarla dolardı. “Bak bu ortası beyaz olanları almayacaksın, bunlara köpek mantarı derler, bunlar zehirlidir” demişti annesi. “Şu, içi pembe mantarlardan topla, bunlara içi kızıl, derler.”
Pembeyle tanışıklığı yeni değildi. Kenan Reis’in ağlarına takılan balıklardan en çok akşam kızıllığında pembe pullarıyla ışıl ışıl parlayan mercan balıklarını severdi. Mis gibi yosun kokardı, deniz kokardı ışıltılı pembe!
Çiçekli bahçem…
İki gündür ağlıyor sanki bu şehir…
Dört gözle baktım bizim için, yağan yağmura…
Şehir, her çeşit ağladı.
Tırnak kenarları, hayat karası bir işçi mağrurluğuyla…
20. yüzyılın kaybolan erdemleri arasında, cömertlik de baş sırada yerini aldı. Buna bahçemdeki Kayısı Ağacı çok üzüldü, kalemimden insanlığa bir e-mail gönderdi. Bu Kayısı Ağacı geçen yıl bahçemize küçücük bir dal geldi, bu yıl boyundan büyük meyveler verdi, cömertlikte tez canıyla, hayretime ilham verdi. Bu şiirimle Kayısı Ağacı’ndan, insanlığa e-mail!..