Evrenin dili sevgi
Şerife Karaçayır Mutlu
Soframızda; Elif Eser Hanım’ın “Üçüncü Evre” yazısını okuyup bitirdiğimde birden bir ışık çakıverdi beynimde,”Evrekaaaaaaa” diye bağırarak dışarı atasım geldi kendimi.Çözmeye çalıştığım , M.Ö. 210 yılında Arşimet’in bulduğu “sıvıların dengesi kanunu” ndan daha kolay bir problem değildi inanın.
Zaten bu muammayı çözebilme konusunda ilk işaretler, yine soframızda;Aynur Akkaya Hanım’ın ; “Yaredir Yüreğime Eski Sevgili” yazısını yorumlayıp, aldığım yanıttan sonra ortaya çıkmıştı.
Masamdaki dosyaları toparlıyorum. Bir yandan da sataşmaya devam ediyorum;
- Ya sen deli misin?
- Neden?
- Sabahtan beri benimle uğraşmaya bıkmadın mı?
- Ben seni böyle mızmız, ekşimiş bir suratla görmeye alışık değilim. Hiç yakışmıyor sana.
- Ne yapabilirim sen söyle?
- İşe, aşağı sarkmış dudaklarını yukarı doğru kıvırmakla başlayabilirsin.
Gülümsüyorum;
- Pekâlâ… Sana söz veriyorum, bu akşam biraz hava alırsam yarına kendimi daha iyi hissedeceğim.
- Gerçekten mi?
Bilir misiniz ? Gün içinde neyi yaşayacağınızı , sabah uyandığınızda
açtığınız pencereden aydınlanan gün haber verir.
30 Mart Salı.
Hava , sabah rüzgarlı, biraz da ayazdı. Belki yağmur yağacaktı. Yağmur ise sevdiğimdi. Şemsiyesiz yakalanmak neşesiydi.
Nasılsa ıslanacaktım. Hatta öyle olmasını diliyordum.
Kıştan kalma bir bahar vardı dışarıda ve bahar da eli kulağında şakasını yapacaktı birkaç gün sonra.
Su yeşili bir etek ve üzerinde ince bir merserize giyindim, tam teşekküllü makyajımı da yaptım. Kulaklarıma küpemi, boynuma kolyemi de taktım. Kendimden memnun edayla aynanın karşısında bir sağa bir sola dönüm kendime baktım. Boynuma mat pembe uzun fularımı taktım hani artık konsept oldu, fuları atkı gibi bağlamak, öylede bağladım. Askıdan fuşya kabanımı da aldım ve siyah çizmelerimi de giyindim. Deri ceketimi giysem acaba diye de geçirdim içimden.
Vazgeçtim neden sonra.
Deklanşöre basıyorum. Klik. Bir martı yakalanıyor kareye,
bir tekne, bir serçe ağzında kırıntı, bir çocuk en masumane gülüşüyle tertemiz ve bir kedi yalnız, vakur…
Fotoğrafın çekenle çekilen arasındaki ilişiği bir anlık… Hayat gibi. Klik. Belki de bu yüzden her şeyi, her şeyi alabildiğimce karelere sığdırmaya çalışıyorum. Gülümsüyorum; çam kokularını, denizin iyodunu içime çekerek “iyi ama, sizi sığdıramam ki bir küçük kareye. Bu çocuk kahkahasını, bu martı çığlığını, bu ızgaradan yayılan mis gibi balık kokusunu bir de rokayı, bir de rakıyı… Hangi kare betimleyebilir kokunun ayrıcalığını?” Naif, sessiz, utangaç kendime kalanlara sarılıyorum.
kucukislere yazı?..
…
yazacak!..
Aşağıda!..
Sağol !.. ne demek ?..
Öğrettiler herkese..
“Sağol deme!..” diye!..
Ankara’dan… Sevgideğer Muzaffer Tokmak dosttan bir armağan. Sevgi ve saygılar Muzaffer dost!
Bu güzel armağanını Tharıkoflu bütün dostlarla paylaşıyorum izninle… İyi ki varsın, dost! (ZA)
Kızımın ilkokula gittiği yıllardı. O günlerde öğretmeninden sürekli şikayet ederek, öğretmeninin sınıfta hep bir arkadaşları ile ilgilendiğini, diğerlerine yeterince ilgi göstermediğini söylüyordu. Çocukluğun verdiği duygular da işe karışınca şikayet uzadı. Ben de sorunu yine kendisinin çözebileceğini, öğretmeniyle konuşmasını söyledim. Öğretmenin bu yaşlarda çocuğun algılarında ne denli kutsal, apayrı bir yeri olduğunu kendi çocukluğumdan anımsadığım için, bunun imkansız olduğunu biliyordum. Nitekim konuşamayacağını söyledi.
Birgün onunla vitrinlerin önünden geçiyorduk, heyecanla koştu, vitrindeki bir barbi bebeği göstererek, almamı istedi, sonra da ekleyerek, “ maaşını alınca değil mi?” diye kendisi cevapladı.