Sorumluluk
Haşmet Ahmet Şenses
Önce,
Dolanırsın yaşamının
Dünyanın vitrinlerinde,
Şekillerinde,
Her yıl
Son modeline
Uymalıdır arabanın markası,
………
Bitap sağanaklardan
Bir hüzün çiçeğiyim
Şarap tadında yıllanmış.
Dokunmayın tenime
Hiç bir zaman
Yakar sizi tutkularım.
İçim coşan nehirler gibi…Sürekli duygu seli yaşıyorum. Hissettiğim şeyler çok güzel ama biraz kaygılı yani karmaşık. Onu koklamak, ona dokunmak, onu hissetmek ve yaşamak o kadar tarifsiz duygular ki. Masum bedeni yavaş yavaş büyüyor. Küçücük elleri E.E. Cummings’in “Somewhere I have never travelled” adlı şiirindeki ‘Hiç kimsenin yağmurun bile böyle küçük elleri yoktur’ dizesini anımsatıyor. Saçları bir yandan uzamaya çalışırken yer yer de dökülüyor. Peki o karmaşık saçlar bile nasıl oluyor da bu kadar güzel görünebiliyor.
Yazının tamamını okuyun »
Bir dünya kurmalıyım.
Doğduğum günden başlayan, kıyamet dedikleri güne kadar süren…
Öyle bir dünya kurmalıyım ki,
inanç kelimesinin anlamlı olduğu, mahşer yerinde, verilecek hesapların olmadığı…
Öyle bir dünya ki, gün geldiğinde ve ben sorduğumda…
-Söyleyebilecek bir şeyin var mı?
-utandım, arlandım, yaşadım, yaşattım
Cevapları verilen.
Bir dünya ki, kimsenin kimseyle hesabı olmasın, ahını almasın.
Öyle bir dünya olmalı ki, yaşarken yaşatılsın…
Gördüm, duydum, bildim.
Bendim, sendim.
Senim.
Gelip gördükçe, uzaktan tanıdıkça sevmeye de başladım.
Çevresindekiler için, hemen hemen hiçbir şey ifade etmiyor. Çarşıda, şurada burada gördüğünüz, belki bir çok kez gördüğünüz ama tanımadığınız, herhangi birisi…
Ne zaman gelsem burada. Buraya ait. Mekanın sahiplerinin… Ama mekanın kendisi ve içindeki eşyalar gibi değil. Hatta orada çalışan o diğer ikisi gibi de değil.
Adı Durmuş. Zamanın içinde durup kalmış. Sanki hep böyleymiş; çocuk olmamış hiç, bir ana-baba yanında büyümemiş, delikanlı olmamış. Onu gören herkes için, gördükleri ilk kezden beri, sanki hep böyleymiş.
Sonbahar filmin’de film kahramanı “Yusuf yeni tahliye olmuş (…) yoldaşlarının can verdiği katliamların hedefi olmuş, bu süreçte ciğerleri tükenmiş ve geride yoldaşları kalmış. (…) Kabuslarında durmadan ‘Hayata Dönüş Gecesi’nin saldırı sahnelerini görüp, revirdeki karganın sesini duyan, bir kere de üniversitede polisle göğüs göğüse geldikleri gösterileri hatırlayan Sonbahar’da Yusuf’un dili ve görsel hafızası fazlasıyla tasarrufludur; bir taraftan baktığınızda o, gaz bombalarıyla, pompalı tüfeklerle, lav silahlarıyla ölümü görmüş, duymuş, tatmıştır. (…) Beni de doğrusu film boyunca en çok etkileyen, Yusuf’un yakın bir vakitte öleceğini bilmesine rağmen umudu –ve yoldaşlarını- ardında saklayan sahici, sıcak bakışları oluyor zaten. Takdiri ve alkışı hak edense, yönetmenin, yeterince işleyememiş bile olsa, “direnen devrimci’yi sinemada bir ‘karaktere’ taşımayı amaçladığı bilinçli tavrı…”