Anasayfa Anasayfa

Sayfa 3 / 10«12345»...Son »

‘Deneme’ Kategorisi için Arşiv

Yaşamı ateşe verenler


Zelin Artuğ

Gerçeği yalnızlığınızda aramaya başlamışsanız eğer, gerçeği aldatmacalara sürükleyen kişilerin arasında kalmışsınız demektir. Böyle anlarda, ya uyumlu olmayı seçer insan, ya da isyan etmeyi! Dünya dağılmaya başlamıştır gözünüzde. Kendinize şaşmakla başlarsınız ilkin.. Sonra dilinizi yutarsınız.

Ülkedeki bir azınlık ulusa kendi dilinde konuşmayı yasaklayan zihniyet, size de yasaklamıştır ana dilinizle konuşmanızı. Ana dilinizde küfredildiğini işitmeniz, hele o yılışık küfürbazlardan çok daha iyi bilip konuşuyorsanız dilinizi, size daha da ağır gelir. Öfke, giderek yerini acıma duygusuna bırakır.

 

Yazının tamamını okuyun »

Alçaklardan esen eylül rüzgarları


Zelin Artuğ

Sınıflı toplumlar, aynı zamanda sömürünün olduğu toplumlardır. Sömürenler, sömürü koşullarının devam etmesi için, toplumun gerçek ayrışması olan sınıfsal ayrışmanın anlaşılmaz hale getirilerek başka bir takım değerler çevresinde parçalanmasını isterler! Bunların en işe yarayanları, etnik ayrıştırma ve dinsel ayrıştırmadır.

Toplumdaki sömürü sorununu bireyler, kendi bireysel sorunları olarak, ya da sınıfsal bir sorun olarak düşünüp çözmek isteyebilirler. Bireysel bir sorun olarak görüp çözmeye kalkıştıklarında rakipleri sömüren sınıf değil, kendi sınıfının bireyleri olmaya başlar. Bu, sömürülen sınıfın birey birey parçalanması demektir.

 

Yazının tamamını okuyun »

Quosimodo, seni seviyorum


Zelin Artuğ

(Bir zamanlar, Ankara’da ANADOLU EKİNİ adıyla sımsıcak bir Sanat ve Edebiyat Dergisi çıkardı.
Bu dergide 1990′da yayımlanmış bir deneme yazımı paylaşmak istedim dostlarla.) Bakalım, otuz yıldır Ortaçağ’dan çıkış kapısını bulabilmiş miyiz?)

Düşle gerçeğin sınırındaki dost


Zelin Artuğ

Bahar geldi. Yol boylarındaki ağaçlar, bakımsız çocuklar gibi kavruk, solgun… Düş tarlalarındaki ekinler, susuzluktan kurumuşlar. Gerçek, gerçek değil; düş kurmaksa yasak!

Yoksa ışık mıydı kırılan?


Zelin Artuğ

Tam da bir sevincin ortasında yaşarken, gülüşüp dururken ip atlama kuyruğunda, tozlu rüzgarlar başımızdaki solmuş kasketlerimizi yol kıyılarına uçururken, örtülerde kurutulan kayısılardan en küçüğünü yuvaya taşırken karıncalar, acı soğuk ellerimizi çatlatır, kulaklarımızı pancar gibi kızartırken, kaşla göz arasında büyüyüverdik.
Yıllar var ki iki şey hiç silinmemiş belleğimden. Biri, betonda yuvarlanan cam bilyenin kırmızı, sarı ya da mavi ışığı betonda sürüklemesi; biri de sulama arkına attığım yonca yaprağının suyun berraklığında peşi sıra sürüklediği ışıltılı gölgesi…
Bilye, bir fiske atışıyla öne fırlayıp, ışığını da yanında yuvarlayarak az ötedeki bilyeye çarpıp duruyor!

Önce insan olmak


Zelin Artuğ

İnsan hep güzeli arar. Çirkinliklerin içinde yaşasa bile… Yaşam, beklentilerin, özlenen güzelliklerin toplamıdır. Yaşama derinden bağlı olmak, sevgiye, güzele derinden bağlı olmaktır bir anlamda.
İnsan birilerine, bir şeylere bağımlı olduğu sürece, ulaşmak istediği nokta, milim milim uzaklaşır ondan. Güzele, iyiye ulaşabilmenin ilk koşulu önce bu bağımlılık zincirlerini kırmaktır. Kimi zaman, bilinçsizce yapılır bu eylem. Öyle ki ilgi alanı zincirleri kırma eylemi üzerinde odaklaşacağına, tâli işlere kalkışıldığında, varmak istenen nokta unutulur. Sonuç… Karmaşa, uyumsuzluk, özden uzaklaşma, yenilgi…

Çoksesli sessizlik


Zelin Artuğ

Meral’i o gece uyku tutmadı. Kalktı, mutfağa gitti. Bir bardak su içti. Su, sürahide ılımıştı. Bir bardak daha doldurdu, içine bir küp buz attı, biraz bekledi, yudum yudum içti. Çalışma odası yaptığı küçük odaya geçti. Işığı yaktı. Kitaplığa bir göz attı. Ezbere bilirdi kitapların yerini. Yine de her defasında göz atmaktan geri durmazdı. Nasıl olmuşsa kitabın biri ters konmuştu, düzeltti. Üst raflardan bir kitap çekti, pencere yanına koyduğu tekli koltuğuna oturdu. Bu kitabı okuyalı yıllar olmuştu. Yeniden sayfalarını karıştırma isteği vardı içinde.

Galileo yüzünden bunlar!


Zelin Artuğ

Yeni doğmuş bir bebeğin bakışları dikiz aynasından bakan dikkatli bir sürücünün bakışlarına benziyor. Onun bakışlarındaki keskinlik, hiçbir bilim adamının bakışlarında yok! Bazen yeni doğmuş bir bebeğin, dünyayı gözbebekleriyle içtiğini düşünüyorum. Nasıl ki doğar doğmaz hayata tutunmak için, derin bir yaşama güdüsüyle memeye sarılıyor, hayata karışabilmek için de gözbebekleriyle dünyayı, bütün görüntüleri, ışığı, renkleri, nesneleri içiyor.

Ölüm döşeğinde birinin bakışları da park etmekte olan bir aracın sönmek üzere olan farları gibi ölgün! Belki de her şeyi çok erken fark ediyoruz da yaşadıkça beynimiz bulanıyor, kafamız karışıyor! Yün çilesi gibi… Baştan yolunda giden hayat yumağı, çileyi tutanın ya da yumağı saranın beceriksizliği, bazen de dikkatsizliği yüzünden arap saçına dönüyor! Dolaşıklığı açmaya çalışmak zaman kaybı olunca da ipi koparıp, yeni bir yumak dolamaya başlıyoruz! Hayat böyle bir şey işte!

Yazının tamamını okuyun »

Cumhuriyet tokadı


Zelin Artuğ

Ortaçağlarda batıda şövalyelik kültü vardı. İyi bir şövalye tanrıya tapındığı ölçülerde kadına da tapınmak zorundaydı. Tabi bu, romantik bir tapınmaydı. Karı koca arasında aşk olmazdı. Aşk, evlilik dışı ilişkilerde mümkündü yalnızca. Bir erkeğin karısı olmak, kadın için ne kadar aşağılanma nedeniyse, bir erkeğin sevgilisi olmak da o denli kadını üstün kılardı. Bir bakıma, aşkın kendisi feodalleştirilmişti. Çünkü aşık, sevgilisine köle gibi hizmet etmek zorundaydı. Bütün aşk şiirleri sevgiliye yazılırdı. Dolayısıyla aşk, evliliğin dışında aranmalıydı.

Yazının tamamını okuyun »

Kırmızıyla yeşilin dansı


Zelin Artuğ

Salata yapmak göründüğü kadar sıradan bir iş değildir. Bir kere bu konu ciddi bir ustalık gerektirir. En ünlü aşçıların bile aklına getiremediği püf noktaları vardır salata yapma işinin. Kullanılacak olan malzemenin temizliği, tazeliği, sağlığa uygun oluşu yeterli değildir. Renk uyumu gerek. Salata, biri diğerine karışmayan,  yalnızca birbiriyle dans eden renklerden oluşursa, görsel bir şölene dönüşebilir.

Kırmızıyla yeşil, birbirine karışmaz. Çünkü kırmızı ana renklerdendir; yeşil ise maviyle sarının çocuğu… Kırmızı, diğer ana renklerle, mavi ve sarıyla aşk yaşar. Ne güzeldir, kırmızının maviyle, sarıyla, yani diğer ana renklerle aşkı. Kırmızı, maviyle kucaklaştığında, menekşeye, leylağa, lavantaya, mor laleye dönüşür; sarıyı kucakladığında da altın rengi, portakal, turuncu… güneşin sımsıcak renkleri çıkar ortaya.

Yazının tamamını okuyun »