Anasayfa Anasayfa

Sayfa 1 / 0

Arşiv7

Dershaneler… “Yeni neslin soykırıcıları”!

 

Bir hayvan kafese kapatılırsa sürekli kafesten çıkmaya çalışmaz. Belli bir süre çıkma davranışları gösterir. Sonra sakinleşir. Kafesten çıkmaktan vazgeçmek diye bir şey söz konusu değildir aslında. Kapı açılırsa, ya da çıkabileceği bir aralık görürse oradan çıkar. Hapisteki insan da böyledir. İnsan, kafeste en uzun süre tutulabilen canlıdır herhalde. Aynı zamanda, kafeste ne kadar kalacağını da bilen tek canlı… Kafesin anahtarının elimizde olması, özgürlüğümüzü temsil eder.

Ama gerçekten eğitimci olanlar çoktandır içinde oldukları kafesin anahtarını yitirmişler. Bu anahtar, yıllar önce eğitimci olduklarını iddia eden bir takım çıkarcı çevrelerin eline geçmiş. Yıllar içinde, öğretmenlik mesleğiyle ilgisi olmayanlar da bu “piyasaya” girip yerleşmişler! Bu nasıl olmuş?

İlk dershaneciler, Milli Eğitim’den sol düşünceleri nedeniyle uzaklaştırılan öğretmenlerdi. Bunların içinde dershane açabilecek sermayeleri olanlar, ilk dershaneleri açtılar. Birkaç öğretmenin ortaklığıyla kurulan dershaneler de oldu; ama bunların iyi hikâyeleri olanlarını pek duymadım.

Üniversite giriş sınavı, kazanacak öğrenci sayısı baştan belli olan bir sınav. Ama bunların kimler olacağı belirlenebilir. Dershanelerin misyonu da bu zaten: Üniversiteye girecek öğrenciyi belirlemek, dershaneye giden öğrencinin üniversiteyi kazanmasını sağlamak. Bu konuda oldukça başarılı olduklarını anımsıyorum.

Dershanelerin devreye girmesi, dershaneye gitmeden üniversiteyi kazanmayı zorlaştırdı. Bu da, giderek herkesin üniversiteyi kazanmak için dershaneye gitmek durumunda kaldığı bir sonuç yarattı. Tekrar başa dönülmüştü yani.

Öğrenciler daha kızıştırılmış bir yarıştan geçecekler, veliler hesapta olmayan maliyetler ödeyecekler, ama sonuç değişmeyecekti. Dershanelerin, kazananlar listesini değiştirme riski püskürtülmüş oluyordu böylece. Öğrencilerin artı çabalarının, velilerin artı maliyetlerinin amacı, yalnızca buydu: Dershaneler öncesi durumun korunması… Ne kadar ilginç değil mi? Yani, hayat; daha zorlu, daha pahalı bir perdeden, eskisi gibi yaşanmaya devam edecekti.

Patronların istediği olmuş, büyük bir pazar oluşmuştu. Memleketin patronlukla beslenen zevatı, bütün ali cambazlıklarıyla pazardaydılar. Dershaneler 3-5 derslikli mütevazı yerlerinden çıkıp, bulundukları yerin her biri bir okul hacmindeki gözde yapılarında boy göstermeye başladılar.

Bu dönemlere kadar “öğretmen ihtiyacı” dershanelerin ciddi bir sorunuydu. Dershanelerdeki öğretmen ihtiyacına, başlangıçta Milli Eğitim’den ihraç edilen öğretmenler yeterli gelirken, daha sonra bunlara başka mesleklerden “devşirilen” öğretmenler, emekli öğretmenler, Milli Eğitim’den dershanelerde çalışmak için istifa eden öğretmenler katıldılar. Ama öğretmen ihtiyacının zor giderilir olması durumu hep kaldı; Milli Eğitimdeki öğretmen aylıklarının dört beş katı aylık alma olasılığına karşın… Bu da, dershaneciliğin piyasadaki talebi karşılayacak gelişmeyi göstermesini sınırlıyordu. Bu yıllar, dershaneciliğin, dershane öğretmenleri açısından ”altın yılları” olarak yâd edilir.

Derken biri Milli Eğitim’den, diğeri ÖSYM’den gelen iki uygulama, dershane sahiplerini ihya etti. Önce Milli Eğitim, o zamana kadar, öğretmen adaylarının “doğrudan” atamasını yaparken, bir “yeterlilik sınavı” uygulamasıyla buna engel koydu. Artık, bazı öğretmen adayları beklemeye kalacaklardı. Dahası, bu yeterlilik sınavına öğretmenlik bölümü mezunu olmayanlar da girebiliyorlardı. Bu ise, beklemeye kalan öğretmen adaylarının sayısının daha bir hızla artacağı anlamına geliyordu. Öyle de oldu.

Yıllar içinde Milli Eğitim kapısındaki yığılma hızla arttı. Bu yığılmanın dershanelere yönelmesinin önünde ciddi bir engel vardı. “Üniversite Giriş Sınavı’nın ÖSS ve ÖYS şeklindeki iki basamaklılığından dolayı, dershane sahipleri, anlaşabilecekleri öğretmenlerden üç beş yıl, hatta bazıları en az beş yıl, on yıl mesleki deneyim istiyorlardı.

Öğretmen adayları yine de patronların hayır diyemeyeceği öneriler getirebildiler.

Yaygınlaşan bir uygulama şöyleydi: Hiçbir ücret talep etmeden, etüt öğretmeni veya kütüphane öğretmeni sıfatıyla, öğrencilerin derslerine “birkaç kişilik gruplar oluşturarak” veya “bire bir” çalıştırarak yardımcı olmak; bunun karşılığında da kendi yetişmesini tamamlamak için, usta bir öğretmenin derslerine girmesine dershanenin izin vermesi; ikinci veya üçüncü yılda da, stajyerliği kalkmış olarak asil öğretmenliğe başlamak…

Bu uygulamaya, şöyle bir uygulama da eklendi. Dersler, ağırlıklarına göre iki ya da üçe bölünecek; usta öğretmenlerin derslerine yıl boyunca girerek kendi yetişmelerini büyük oranda tamamlayan genç öğretmenlerce götürülecekti. Bu genç öğretmenler, kalan zamanlarda da, etüt derslerine girmeye devam edeceklerdi.

Kısa sürede genç öğretmenlerin dershane sahiplerine hiçbir yük oluşturmayan etüt dersleri öğrencilerde; çok düşük ücretler karşılığında kotardıkları esas dersler de dershane sahiplerinde “ alışkanlık” yaptı. Bu, dershaneciliğin yeni standardıydı artık. Usta öğretmen konumu, hem talep ettiği ücret, hem de çalışma süresi açısından, dershane patronlarının ilk fırsatta sırtlarından atacakları bir yüke dönüşmüştü.

İşgücü fazlasının her zamanki hikâyesidir bu. Patron, hep daha cazip teklifler alır dışarıdaki iş gücünden. Personel sürekli değişir. İş arayan emekçi yarınını kurtarmak adına geleceğini feda etmektedir; ama yarını kurtarmadan da gelecek kurtarılamaz ki…

Hayatı yazgı tadında yaşıyorsak “ne olacağım” demeye alıştırmalıyız kendimizi. Şükretmek yerine ağzımızı bozmamak için… Öyle ya, hem yazgını yaşadığını düşün, hem de ağzını bozup durumunu daha da kötüleştir…

ÖSYM’nin kararı; dershane öğretmenlerinin, özellikle de usta dershane öğretmenlerinin tevekkül stoklarını bitirecek türdendi.

ÖSYM; ÖSS ve ÖYS şeklinde iki basamaklı olarak uygulanan sınavın, bundan böyle sadece ÖSS olarak uygulanmasına karar vermişti. ÖSYM’nin bu kararı, ağırlıkları nedeniyle iki ya da üç bölüme ayrılan derslerin hepsinin, yalnızca birinci bölümlerinden oluşması anlamına geliyordu. Bu ise, usta öğretmen konumunu iyice gereksiz hale getirdi. Başka bir deyişle, dershane kapılarına yığılan bütün öğretmen adaylarını “usta” konumuna getirdi.

Dershaneler, ihtiyaçlarının çok üzerinde bir öğretmen kaynağıyla karşı karşıyaydılar. Herkes, işe uygundu, ama herkese iş yoktu.

Piyasa koşulları çalışmaya başladı. Arz-talep ilişkisinin ibresi, dershane öğretmeninin, Milli Eğitim’deki öğretmen aylığı kadar bir aylık alabilmesi için, onun çalışmasının iki üç katı kadar çalışması gerektiğini gösteriyordu.

Yaklaşık yirmi yılda, dershane öğretmenlerinin aylıkları, başlangıçtaki aylıklarının onda birine gerilemişti. Yaşama olanaklarının on parçadan dokuzu ellerinden alınmıştı yani. Ama onlar bardağa dolu tarafından bakıyorlardı. Soru basitti: “Bir mi, hiç mi?”

Asalaklar, emekçilerin ürettikleri zenginliklere el koyabilmek için, buldukları ünlü “benim” gerekçesine; “bu toprak benim”, “bu su benim”le başladılar herhalde. Üstelik bu işte o kadar kendilerine yonttular ki; emekçi kendine verilen payla ancak karnını doyurabilirken, onlar ağa oldu, bey oldu, padişah oldu…

Günümüzde çeşitlilik arttı. “Bu bina benim”, “bu araç benim”, “bu makine benim”, “bu iş yeri benim” de katıldı ‘benimler’ kervanına.

Sistemlerin, asalakların iktidarlarıyla işletilmesi; tüm zenginliklerin üreticisi olan emekçinin, paranın bir değer ifade etmesini sağlayan emeği üzerindeki sömürüyü, karın tokluğu noktasına sabitleme eğilimindedir.

Emekçinin, emeği üzerindeki tamamen tasfiye edilmiş inisiyatifi; onu geleceği planlamaktan, belirlemekten, öngörmekten uzaklaştırmış; neredeyse kuralları, yasaları olan bir sistem içinde yaşadığını dikkate alamayacak ölçüde kadercileştirmiştir.

Oysa bir sistem, içindeki insanların nasıl yaşadıklarından sorumludur. Eğer bir insanın bir sistem içinde nasıl yaşadığı “ yazgı” ise; bu yazgı, sistemin o günkü işleticilerinin sorumluluğundadır. “Yazgının bu kadarı, Tanrı’nın görev alanında değil, sistemlerin görev alanındadır.

Nasrettin Hoca’nın “Yorgan gitti, kavga bitti” fıkrasındaki gibi; asalakların kavgası, emekçinin emeği üzerinedir.

Asalaklar, “hem suçlu hem güçlü”yü oynamaktadırlar.

Emekçinin bir sınıf kültürüne ihtiyacı vardır. Tek tek bütün emekçilerin katılımıyla olgunlaşacak bir kültüre… Atasözlerimiz gibi, türkülerimiz gibi anonim bir sınıf kültürüne… Kendi yeni yaşama biçimimiz olacak bir sınıf kültürüne…

Emekçinin, bütün zenginliklerin üreticisi olan “emeği” ile, asalağın “benim” gerekçesinin hesaplaşmasında; tarih, emekçinin aydınlanmasını bekliyor! Sistemlerin işleyişine ağırlığını koymasını bekliyor! “Yeni nesil soykırıcılar”dan yarınları kurtarmak için!