Anasayfa Anasayfa

Sayfa 1 / 0

Arşiv6

Eğreti eğitimlerini seviyorlar

Blogları okuyordum. Bir ara, “hazandagüzeldir” rumuzuyla yazan arkadaşımızın ana sayfasındaki “en çok okunan blog” gözüme takıldı. 2008’in mart ayında yazmış. Blog adı: “Eğitiminizi sevsinler!” MB sayfalarına geldiğimde ilk okuduğum yazılardan biriydi. Yaşam boyu ben de bu türden sözler söyleyip durduğum için ilgimi çekmişti. “Eğitiminizi sevsinler!”, “demokrasinizi sevsinler!”, “çağdaşlığınızı sevsinler” “liberalliğinizi sevsinler!”, “ahlakınızı sevsinler!” “hacılarınızı sevsinler!” vd. Niye hacılarınızı sevsinler, diyorum? Sabuncular, tatlıcılar, peynirciler hep hacılardan çıkıyor ya… Tabela sahipleri hacca gidip bir de dönünce tabelalarına “hacı” sıfatını eklediler mi, bu dünyayı da öte dünyayı da garantiye alıyorlar! Dişim kırıldı, hacı tamir etsin; gözüm görmüyor, hacı gözlük versin, perde eskidi, hacılardan yenisini alayım! İlginç bir şekilde hepsinin de bir tabelası var bu hacıların!

 

Bir kez daha okudum, bu akşam. Okurken gülsem mi, ağlasam mı bir türlü karar veremedim. Her satırda ayrı bir macera… Arkadaşımız sanki bu ülkedeki eğitim olgusunu değil de “kazma silahşorlar iş başında” adında bir macera senaryosu kaleme almış. Hangi birini anlatayım? Zaten okumayan kalmamış bu bloğu. Okumayan kalmışsa da açsın okusun! Görsün, ülkedeki eğitimin içler acısı durumunu. Hoca Nasrettin’in torunlarıyız ya, fıkra gibi insanlarız! İki arada bir derede espri yaparız. Kuran’daki icatlara ne demeli? Hepsi yazılıymış Kuran’da icatların! Batılılar Kuran’dan öğrenmişler bu icatları! Şu “kaybolmayan sakız” da var mıdır acaba Kuran’da?

 

İcatları kimin yaptığını boş verelim şimdi. Bu icatlara bir de ad koymak gerek. Türkçe dünyanın en zengin dili olduğu gibi, sayemizde en saygın dili de oldu. Nasıl mı? Bükemediğin eli öpeceksin! Biz de öyle yaptık. Festfut, pirintır, çek etmek, tik atmak, sıkan etmek, kuul takılmak, feysbuk, emelsen, meyil, yuesbi, eydiyesel, vindovs… Ve daha nice sözcükler Türkçe değil mi şimdi? Türkçe değilse ben nereden biliyorum bunları? Hiç İngilizce okumadım okullarda… Nereden biliyorum? Öyleyse, Türkçe bunlar! Ben de bildiğime göre, kesinlikle Türkçe’den geçmiştir bu sözcükler onlara! Zaten elektrik sözcüğünü de biz bulmuşuz. Arkadaşımız “hazandagüzeldir”, elektrik sözcüğünü nasıl bulduğumuzu duymuş, anlatıyor bize:

 

“(…)Üstelik medeniyeti de biz öğretmiştik bütün dünyaya. Hatta elektrik kelimesi bile Türkçeydi. Hani, Orta Asya’da atalarımızdan biri çadırında otururken çadıra yıldırım düşüp direkte asılı olan un eleğine çarpmıştı ve tirik diye bir ses çıkmıştı ya? Ve atamız da olayın izahatını yaparken; ‘Elek’ tirik oldu.” demişti ya! Ee şimdi elin gâvuru üç-beş icat yaptı, elektriği, buhar gücünü buldu, şimendifer, motor yaptı diye kendimizi küçük görmeye falan gerek yoktu…(…)”

 

Ben, daha çok şu “eğitim” sözcüğüne takıldım. “Zırnık’ın kimyasal bileşeni” ya da “kurbağanın dolaşım sistemi”yle işim olmaz. “Lisancı”yım ben. Öyleyse “dilbilim” konusunda laf üretmeliyim. Alışılmışın biraz dışında bir yaklaşımım olacak “eğitim” sözcüğüne. Ben de aynısından yapmaya karar verdim. Yani böyle bir “düz mantık” yürüteceğim birazdan şu “eğitim” sözcüğü hakkında. Ama önce, yazıma neden “eğreti eğitimlerini seviyorlar” başlığını uygun bulduğumu anlatayım:

 

Türkçe, dokuz kiple konuşulur. Beş haber kipi, dört de dilek kipi vardır. Sevmek eylemi üzerinden örnekleyelim: seviyor, sevdi, sevmiş, sevecek, sever… (bunlar bildirme kipleri) sevse, seve, sevmeli, sevsin…(bunlar da dilek kipleri)

 

Arkadaşımız “hazandagüzeldir” bir dilekte bulunmuş: “Eğitiminizi sevsinler!” demiş. “Sevsin-sevsinler” dilek kiplerindendir. Bir dilekte bulunuyor arkadaşımız. Bense işin içindeyim yıllardır. Olayı bire bir gözlemliyorum. Şimdi arkadaşıma ve iyi dileklerde bulunan herkese bir “haber” vermeliyim haber kipleriyle; şunu demeliyim: “Eğitimlerini seviyorlar!” Üstelik o kadar seviyorlar ki, bu yüzden hiçbir masraftan kaçınmayıp, ABD’ye, Avrupa’ya uzmanlar yolladılar ve oralardaki eğitim modellerini incelettiler yıllar önce. Hani belediyeler tanıdıkları yüklenici firmaları zengin etmek için yolları ikide bir köstebek yuvasına çevirirler ya… İktidarlar da MEB’in üst düzeydeki bürokratlarının ceplerini bakanlık bütçesinden yolluklarla doldurup yurtdışına “pedagojik incelemeler” yapmaları için yolluyorlardı. Bu adamlar da oralarda bilgi ve görgülerini artırıp(!) yurda taptaze yumurtalarla dönüyorlardı. Ya da döner dönmez ayaklarının tozuyla yeni yumurtalar yumurtluyorlardı. Yumurtalar her defasında cılk çıkıyordu. Hele bunların içinde bir “kredili sistem” yumurtası vardı ki, cılk olması bir yana, kokusu yıllarca çıkmadı “eğitimin isli kurumlarından!

 

Eğitimlerini öyle seviyorlar ki bunlar, çok muhabbetin tez ayrılık getireceğini bile hesaplayamıyorlar! Neden eğreti, diyorum? Çünkü eğreti sözcüğünün kök anlamı: Toplama, başkasından alma. Anlam genişlemesiyle geçici, ödünç, belli bir süre için. Bizim hazretler birkaç yıllığına oradan buradan toplama sistemler alıyorlar; oysa İsa’dan 2000 yıl önce Çinli Kuan-Tzu, “yüz yıl sonrasını düşünüyorsan halkı eğit!” diye öğüt veriyordu. Bugün yapılan bir doğru ya da yanlışın etkilerinin çok uzun yıllar sonra ortaya çıkacağını söylüyordu!

 

Gelelim “EĞİTİM” sözcüğüne… Mademki düz mantıkla hazretler elektrik sözcüğünün etimolojisini saptayıveriyorlar, ben de ‘eğitim’e bakacağım. Efendim, “eğitim”, eğmekten gelir! Hani sirk hayvanlarını eğ(it)en bakıcılar vardır ya, onlar örnek alınmıştır bu eğ(it)im işinde. Şeker vermek pahalıya mal olacağından ve çocukların da dişleri çürümesin diye, ödüllendirme işini notla çözmüştür uzmanlarımız. Cezalandırma işinde de not olmakla birlikte, dayak da cennetten çıktığından ve bizim hayattaki tek emelimiz ve arzumuz cennete gitmek olduğundan, dayağı devam ettirmişiz!

 

Ben, Sultanahmet’te turist kovalarken azıcık Fransızca öğrenmiştim ya (soranlara böyle diyorum, çünkü yabancı dili okullarda öğrenmeyi iş edinenlere pekiyi gözle bakmıyor İngilizceyi su gibi konuşan “aşırı milliyetçi” kesim) …her neyse, aklımda “dresser” diye bir sözcük kalmış. Okunuşu “DRESE”. Anlamı da “hayvan terbiye etmek, evcilleştirmek”. Hani diyorum, elek-trik sözü Türkçeymiş ya, şu “meDRESE” de Arapçadan mı geçmiş Fransızcaya? Ne de olsa benzer kuralları vardır dillerin. Birbirinden etkilenir diller…

 

Ne ilgisi mi var? Hiç… Düşünüyorum işte! Düşünürken, susar insan. Sustuğum gibi yazıyorum. Susmak ve yazmak eylemleri kardeş eylemler!

 

Neden “drese” sözcüğüne taktım? Çünkü ben turistleri kovalarken Sultanahmet’te, bunların kendi aralarında “éducation” (edükasyon) ve “Pédagogie” (pedagoji) sözcüklerini kullandıklarını da duymuştum. Sonradan bu sözcüklerin Türkçe’ de “gerçek” karşılığı olmayan “insana özgü eğitim” sözcüğünün karşılığı olduğunu öğrendim. Evet, “edükasyon” ya da “pedagoji” sözcüklerinin tam Türkçe karşılıkları yok. Öğretmen yetiştiren kurumlar pedagoji diye bir ders de okutur öğrencilerine. Üniversitelerin de “pedagoji” bölümleri var. Türkçe diline otomatik ayarlanmış olan yazım denetimi de çizmedi pedagoji sözcüğünün altını, yani Türkçe kabul etti. Türkçeymiş bu da! Aşırı milliyetçilere duyurulur. Hani dil, bir ulus olmanın en önemli paydasıydı?

 

Şimdi biz Batılıları sevmiyoruz da Araplara bayılıyoruz ya, Arapçasını kullanalım diyorum şu sözcüğün. Eğitimin Arapça karşılığı, “terbiye”! Etimoloji sözlüğüne bakıyorum, “terbiye” ne demekmiş? Kökeni neymiş? Terbiye: Atları, develeri yetiştirme, işe, yüke alıştırma, uysallaştırma. Bu develer epeyce değerliymiş Arapların gözünde, anlaşıldı. Aruz kalıplarını da bu develerin yürüyüşünden bulmuşlardı ya? Önce develeri terbiye edeceksin! Çocuklar da arada terbiye olurlar işte! Bir sürü çocuk… Develeri bıraksınlar da tek tek çocuklarla mı uğraşsınlar! Önce develer… Sonra çocuklar… Kadınlar mı? Onları kurt kapsın! Nasıl olsa çok onlardan… Bire dört düşüyor!

 

Medrese sözcüğü bizi nerelere getirdi! Medreselerden gelmişiz, okul denen eğ(it)im yuvalarına! “İlikle lan önünü!”, “Bana bak oğlum, vatandaşa lagara lugara yok! Bi çakarsam, bi de yer çakar!”, “Baksana bana artist! İş misin sipariş misin?” sözleri duymuşum koridorlarda, sınıflarda, öğretmen öğrenci diyaloglarında! Eli sopalı nöbetçi öğretmenler dolaşmış okul bahçelerinde…

 

Şimdilerde ektiğini biçiyor “eğ(it)im”! Otobüslerde kız öğrenciler, erkek öğrenciler öğretmenleriyle şakalaşıyorlar, duyuyorum. Ağzında çiklet, saçları karmakarışık (günün modası olsa gerek) bir kız öğrenci, durakta otobüse binen öğretmenine sesleniyor arkalardan: “Ya hocam, ya… Burada da buldunuz bizi ya! Sizden kurtulamayacak mıyız ya! ” Sonra söylediği sözlerin neresi komikse, kendine özgü bir üslupla gülüyor, gülmesi yanındaki arkadaşlarına da bulaşıyor.

 

Arkadaşımız “hazandagüzeldir ”in “Eğitiminizi sevsinler” bloğundan nerelere geldi laf! Evet… Seviyorlar eğitimlerini! Eğreti eğitimlerini öyle çok seviyorlar ki, MEB’e bağlı okullar yetmiyor, MEB’e bağlı dershaneler açıyorlar mantar gibi! Bu dershanelere devam eden öğrenciler “paralı müşteriler” oldukları için tembellerin bile “kendini bir şey sanması” sağlanıyor buralarda. Bilen de bilmeyen de, çalışan da çalışmayan da ödediği para kadar itibar görüyor. Hatta tembel öğrenciler ayrıca ödüllendiriliyor. “Etüt” adı altında ek dersler veriliyor bu öğrencilere… Bunun için öğrenciden artı para alınmıyor ve bu dersler öğrenciler için ‘özendirme’ oluyor; ama işsiz gezmektense leblebi parasına çalışan üniversite bitirmiş emekçi öğretmenim, bu “tembel” etütlerinde saatlerce beş kuruş para almadan ders anlatıp, nefes tüketiyor. Bir de seviyorlar ki bu “tembel” öğrencileri sormayın!

 

“AA sen dün neden dershaneye gelmedin bakim Utku? Sen olmayınca neşemiz kaçıyor valla!”

 

Utku’nun öğretmeni çaktırmadan saatine bakıyor bu arada. Daha iki saat var dersin bitmesine. AKBİL’ini de doldurtacak ders çıkışı. Tabi patron, aylığını bu ay da vermezse borç bulması gerek. Yürüyerek gidemez ya Anadolu yakasına! Bulup buluşturacak!

 

“Ya hocam, Arog’a gittik kuzenlerle! Bi matraktı ki sorma!”

“Aşkolsun Utku! Ektin yani bizi! Hani birlikte gidecektik?”

“Ya hocam, sizin sözünüze mi güvencez! Geçen maçtan sonra Burgere götürecektiniz sınıfı, n’oldu ?”

“Tamam, Utku şu sınav yoğunluğunu bi atlatalım, sözüm söz! Bizde yamuk olmaz!”

“Hocam, bizim peder erken gelmiş beni almaya, yemeğe gideceklerdi de valide sultanla… ben çıkim! Şu iki problemi de yarın sorarım size, iyi mi?”

“Yarın izin günümdü aslında ama bir ara uğrarım dershaneye, çözeriz sorularını. Hadi git sen canım…”

“Ya hocam… Amma çok seviyosun dershaneyi! Ta karşıdan mı gelcen izin gününde? Gözlerim doldu valla!”

Eğitimin “eski sahipleri” ile “yeni patronları” ve de “emekçileri” bu eğreti eğitimlerini çok seviyorlar! Öyle çok seviyorlar (!) ki bu sahneler karşısında benim de gözlerim doluyor.