Anasayfa Anasayfa

Asgari ücretten emekli


Zelin Artuğ

Bekir, başında gece takkesi, iki kolu yorganın dışında, sırtüstü, dümdüz, upuzun yatıyordu. Bekir, yatakta hep dümdüz yatardı. Hasta olunca bile hiç sağına soluna dönmez, iki kolu yorganın dışında, ayaklarını dümdüz uzatır, öyle yatardı.

O gece annesini gördü rüyasında. Ona bir tas tarhana çorbası uzatıyor, “İç bunu! İçini ısıtır, iyice doyur karnını!” diyordu. Sonra başka karışık rüyalar… Sabah gözünü açtığında, bir tek annesiyle ilgili olan kalmıştı aklında.

Doğduğunda annesi ona “müjde getiren” anlamında Beşir adını vermek istemiş; babası karşı çıkmış, ona kendi babasının adını vermekte diretmişti. Büyüyünceye kadar kimse adının anlamını söylememişti Bekir’e. Anadolu’da birçoklarının âdeti üzre ona da dedesinin adını vermişlerdi işte!

Okulda, Türkçe Öğretmeni “Herkes adının anlamını öğrenip defterine yazsın! Size ödev!” deyince, Bekir de sözlüklerden adının anlamını araştırıp bulmuştu: ‘Sabahları erken kalkmayı alışkanlık edinen, çalışkan ve cömert kimse!’

Annesi, ilk çocuğuna isim verme şansını çocuğunun babasına kaptırınca, oğlunun ilk adımını bekledi. Bekir ilk adımını atar atmaz, “Ben de çocuğuma köstek töreni isterim!” diye diretti. Baba, annenin bu isteğini yerine getirdi.

Akraba kadınlar bir araya toplanıp, bahçeye ateş yaktılar. Elbirliğiyle unlar elendi, hamurlar yoğruldu, pişiler yapıldı. Köylüye “Köstek törenimize buyurun!” diye haber salındı. Köylü, köy meydanında toplandı. Köyün çocukları, toprağa bir çubukla çizilen çizgiye koşu yarışı için sıralandılar. Bekir’in ninesi dualar okuyarak ilk adımlarını atan Bekir’in tombul ayak bileklerini mavi bir kurdeleyle gevşekçe bağladı. Bekir, annesinin kucağında dudaklarını büzmüş, etrafına toplanan kalabalığın ilgisinden ürkmüş, ağlamak için bahane arıyordu.

Muhtar Mustafa’nın düdüğü üflemesiyle köyün çocukları yerlerinden fırladılar. Hatıplar’ın İbrahim’in ortanca oğlu Kamil uzun bacaklarıyla bütün çocukları geride bıraktı, köyün kasabaya giden yol ayrımında elinde bayrakla bekleyen kahveci Muhittin’in elinden bayrağı kapıp geri döndü, tazı gibi koşarak bayrağı Muhtar Mustafa’ya verdi; ikramlıkların bulunduğu masada, tepsi içinde duran makası aldı, Bekir’in ayak bileklerine bağlanmış mavi kurdeleyi kesti. Kalabalıktan alkış, ıslık sesleri yükselince Bekir hepten korkup yaygarayı bastı. Muhtar, Bekir’i kucağına alıp elleri üzerinde yukarı kaldırdı, alkış sesleri arasında annesinin kucağına verdi; sonra köylüye kısa bir nutuk çekti.

Muhtar’ın söylediklerine bakılırsa, Bekir’in kösteği kesilmiş, bundan sonra yolundaki engeller kalkmıştı. Bekir artık ayakları üzerinde dimdik duracak, bir de Allah ona “Yürü ya kulum!” derse, yürüyüp gidecekti.

Ama öyle olmadı! Evdeki hesap, çarşıya uymadı. Bekir, ekonomik nedenlerle kırsalda yaşamakta zorlanan birçokları gibi “İstanbul’un taşı toprağı altın” söylentisine kanıp şansını İstanbul’ da aramaya karar verdi. Bir hemşerisinin bekâr evine konuk olup bir süre iş aradı. Sonunda Anadolu Yakası’nda bir ilçede, Alüminyum Profil Fabrikasında asgari ücretle, vardiyalı bir iş buldu.

Bekir bu işte günde on iki saat çalıştı. Sabah karanlığında yollara düşüyor, tıkış tıkış metrobüslere, belediye otobüslerine binerek işe gidiyordu. Bu işkence, yıllarca sürdü. Sonraki yıllarda çeşitli başka işlere girip çıksa da hep asgari ücretlerle çalışmak zorunda kaldı. Sabahları ortalık aydınlanmadan yollara her düştüğünde, ona “Bekir” adını veren babasına kızıp durdu. “Keşke adımın anlamı ‘Sabahları erken kalkmayı alışkanlık edinen, çalışkan ve cömert kimse!’ olmasaydı! Keşke sabahları biraz daha uyuyabilseydim!” diyordu mesai arkadaşlarına. Bir seferinde arkadaşlarından biri “Ne yani! Adın Cabbar olsaydı, sen sabahları uyuyacaktın da patron mu çalışacaktı!” demişti, gülerek.

Kırkına geldiğinde, bir tekstil firmasında asgari ücretle çalışan otuzlu yaşlarında bir kızla evlendi. Yoksul bir semtte, yıkık dökük bir ev kiraladılar. Karı koca Yıllarını oradan oraya taşınarak, buldukları işlerden atıla atıla, bazen iş bulamayıp sokaklarda ıvır zıvır şeyler satarak geçirdi. Sonunda Bekir, asgari ücretten emekli oldu da biraz nefes aldılar.

Bekir; her işten atılmasında, her yeni iş arayışında, her işte asgari ücretle çalıştırılmasında, aylarca maaşını alamayışında, sonunda asgari ücret üzerinden emekli oluşunda; hep arkasında, çalışan insanların haklarını samimiyetle temsil eden bir partinin, bir sendikanın eksikliğini duydu. Kendilerini seçenlere kazandırdıklarından daha fazlasına haklarının olmadığını düşünen; hatta kendilerini seçenlere kazandırdıklarından daha fazlasına hakları olmayan milletvekilleri ve sendikacılar… Güzel olan da, eksik olan da, bir türlü başarılamayan da, mutlaka başarılması gereken de buydu.

Bekir’in, emekli olduktan sonra birkaç gün hiçbir iş yapmadan sırt üstü yatmaya ahdi vardı. Emekli olduğu günün sabahı da kurulu saat gibi sabahın beşinde uyandı. Takkesi başından kaymış, yastığına düşmüştü. Bedenini kıpırdatmadan, el yordamıyla takkesini alıp başına geçirdi; gözlerinin üstüne kadar indirdi. Başını yana çevirip, yanı başındaki muşamba örtülü tahta masanın üzerindeki tavuklu saate baktı. Karanlıkta göremedi saati. İkide bir elektrik kesildiği için masanın üzerine bir el feneri koymuştu. Uzandı, el fenerini aldı. Feneri saate tutup baktı. Saatteki tavuk, yem yemeye doyamıyor; her saniyede kursağına bir yem indiriyordu.

Bekir, gözünü tavuktan ayırıp saate baktı. İşe gidecek olsaydı, çoktan kalkmış, yollara düşmek için giyinmeye başlamış olacaktı. Çalışmak, yapılacak iş değildi aslında. Bunu anlamak, ömrüne mal olmuştu. Ama yaşamak için de aklına çalışmaktan başka bir şey gelmiyordu. Emekli olduğuna sevindi. Başına yorganı çekti, gözlerini yumdu.

Karısı Zeliha, mutfakta tıkırdayıp duruyordu. Bekir’in burnuna taze demlenmiş çay kokusu geldi. Zeliha’nın emekliliğine birkaç yıl daha vardı. Kadıncağız bu karanlıkta, bu soğukta yollara düşecekti yine. Bekir, Zeliha’nın işe gitmesine üzüldü; ama yapacak bir şey yoktu.

Çocukları olmamıştı. Evliliklerinin ilk yıllarında üzülmüşlerdi çocuk sahibi olamadıklarına; ama şimdi hükümet zam üstüne zam açıkladıkça, kendi sefilliklerine bir de çocuklarını ortak etmek zorunda kalmadıklarına memnun oluyorlardı.

Bekir, mis gibi demlenmiş çay kokusuna daha fazla dayanamadı. Kalktı. Lavaboya gitti. Elini yüzünü yıkadı; sofraya oturdu. Zeliha, apar topar bir iki lokma atıştırmış, çenesinin altında başörtüsünü düğümlemekteydi. “Sana afiyet olsun! Hadi ben çıktım!” dedi, kapıya yöneldi. Bekir, Zeliha’nın ardından “Güle güle!” derken, ağzını kocaman açıp esnedi. Zeliha, kapıdan çıkarken “Haayulule… uğule!” gibi bir ses çıktığını duydu Bekir’den. Başını sağa sola sallayıp gülümsedi.

Bekir, uykusunu tam alamamıştı. Gözlerini sımsıkı kapadı, sonra kocaman açtı, ayıkmaya çalıştı. Masadaki kahvaltılıklara baktı. Birkaç dilim ekmek, bir kâse siyah zeytin, bir kâse beyaz peynir… Bir dilim ekmek aldı önündeki tabağa, ufak bir parça da peynir koydu ekmek diliminin üzerine. Masadakileri dolaba kaldırdı. Dolabı kapamadan önce, dolaptaki tencerenin kapağını açıp baktı. “Zeliha patates yemeği yapmış yine!” dedi. Masaya döndü, kendine bir bardak çay koydu. Çay soğumuştu. Ocaktaki çaydanlığın altını yaktı. Alev iyice ölgün yanıyor, çaydanlığın tabanı isleniyordu. Bir iki yalpaladıktan sonra, büsbütün söndü. Tüp bitmişti.

Bekir, kahvaltı yapamadan, çay içemeden masadan kalktı, televizyonu açtı. Sunucu, o günün gazete haberlerini yorumluyordu. Ardı arkası kesilmeyen zamlar, çocuk ölümleri, kadın cinayetleri, işsizlik, yolsuzluk, ikamet savaşları, çevre katliamları, küresel ısınma…

Bekir bastı kumandanın düğmesine, televizyon sustu. Kalktı, cüzdanını yokladı. Büyük tüp almak için parası çıkışmıyordu. Asgari ücretten emekli maaşı almasına on yedi gün vardı daha. Ortalığın iyice ışımasını bekledi.

Gün başladı, sokaklar hareketlendi. Herkes işe giderken Bekir’in evde olması büyük lükstü hayatında. Hava soğuktu. Pijamasının üzerine pantolonunu giydi, küçük tüp almak için dışarı çıktı. Tam sokağın başına gelmişti ki uzaktan ev sahibinin geldiğini gördü. Bir şey unutmuş gibi aniden geriye çark edip, hızlı adımlarla eve doğru yürüdü, ilk sokaktan sola saptı. Sokağın sonunda Belediye’ye ait bir park vardı. Ev kadınları, işsiz güçsüz gençler, genç emekliler o parkta yürüyüş yapar, sağa sola konmuş spor aletlerinde vücutlarını çalıştırır, bazen de tempolu koşu çalışmaları yaparlardı.

Bekir, tempolu koşanların arasına karıştı, kollarını dirsekten kıvırıp ritmik bir koşu tutturdu. Asgari ücretten emekli olan birinin her an, her aksiliğe karşı idmanlı olması gerekiyordu.

Çalışkanlığına diyecek yoktu Bekir’in… Ah bir de cömert olabilse, adının hakkını verecekti ama bunun için önce onu asgari ücretten emekli edenlerin cömert olmaları gerekiyordu. ‘Yaşam hakkı’nın bir kader, kısmet işi olmaktan çıkartılması gerekiyordu. Büyük insanlığın büyük sorunu buydu.

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

 

 

280 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.