Anasayfa Anasayfa

Ağaçlar da ölür


Zelin Artuğ

Gün batımı… Güneş, ışıklı saçaklı şalına sarındı, toparlanıp çekildi dünyanın öteki yanına. Gündüz ortalıkta çınlayan sesler, uzaklara dağılıp usul usul kayboldu. Ağaçların yaprakları arasında dolanan rüzgârın hışırtısı, akşam serinliğinde telaşlı bir uğultuya dönüştü.

İnsanlar evlerine, hayvanlar yuvalarına çekilmeye başladılar. Sokaklar giderek boşaldı. İnsanları evlerine, hayvanları yuvalarına çekilmeye zorlayan, yalnızca aşırı sıcak ya da soğuklar değil, ayrıca sinsi, kurnaz bilinmezliklerdi. En çok da karanlıklar çoğaltıyordu bu bilinmezlikleri. Hırsızlıklar, soygunlar, saldırılar, hatta cinayetler için karanlıklar, biçilmez kaftandı. En tatsız olaylar geceleri oluyordu. Canlılar için bir tür korunma içgüdüsüydü bir barınağa çekilmek. Hatta insan, daima karanlıkta ışık yakma gereği duymuştu. Elektriğin olmadığı dönemlerde çıra, kandil, mum, fener… ne bulursa karanlığı aydınlatacak, ondan yararlanmıştı. Yalnızca ağaçlar karanlığa çare aramadı. Gün akşama dönerken, yalnızca hüzünler çoğalttılar; dalları, yaprakları arasında…

Akşam çökerken, ağaçların kararmakta olan gökyüzüne uzanan dalları, yaprakları arasında, insanın içine derinden işleyen bir hüzün dolanır. Geçmiş yıllara duyulan özlemlere, yitirdiğimiz canların gülümsemelerine, seslerine, yaşama sevinçlerine tanık oldukları için midir bilinmez. Bilinen o ki tanıklıklarının ortakları, geceler boyu gökyüzünün derinliklerinde ışıyan yıldızlardır. Gündüzleri dalları arasında kucakladıkları rüzgârla, geceleri yanıp sönen yıldızlarla söyleşirler.

Gün, yine akşama döndü. İrili ufaklı ağaçlar, akşamın loş karanlığında, dalları akşam serinliğinde üşümüş gibi suskun, öylece yıldızları bekliyorlar. Yıllarca ayakta kalmanın yorgunluğu çökmüş üzerlerine. Akşam sertleşen rüzgârda, ağıt söyler gibi hüzünlü bir sesle hışırdıyor yaprakları.

Yüreğiyle görüp, yüreğiyle işitenler için denizler bazen içli, bazen gümbür gümbür şarkılar söyler; yıldızlar hararetli söyleşiler yapar; ağaçlar şiirler okur birbirlerine; şairlere ilham olurlar…

Sabahattin Kudret Aksal: “ Küçük bir ağaç / Kuş yüklü / Birdenbire / Geceye dönüşüveren / Bir başkası da küçülüyor gittikçe /Akşama düştükçe / Çekiliyordu geriye, daha geriye gölgesini bırakıp / Bir yıldızın ötesine…” diye dizelere döküvermiş duygularını.

Şiir alıp beni, düşünceler denizinin dalgalarına atıyor. Eğer isteseydi insanlar, yeryüzünde, gökyüzünün yıldızları kadar ağaç olurdu.

Güneş, çoktan dünyanın öteki yanını aydınlatmaya başlamıştır. Güzün, tarlasına tohum saçan çiftçi gibi, dünyanın karanlıkta kalan bu yanına da bir avuç ışık savurmuştur giderayak. Savurduğu ışıklar bin parçaya bölünüp yıldız olmuştur. İrili ufaklı, milyonlarca yıldız… Geceleri ağaçların yapraklarını aydınlatan, onların nefes almasını sağlayan milyonlarca ışık…

Ağaçlar… Geceleyin yıldızlardan dökülen ışıkları yapraklarına doldurup, karanlıkta kalanlara mey gibi sunan, geceden doldurdukları nefesleriyle, gündüzleri cana can katan ağaçlar…

Bin yıllardır insana, ormanda yaşayan milyonlarca canlıya can olan, yuva olan ağaçlar… Kim demiş ağaçlar düşünemez, ağlayamaz, sevdalanamaz, hüzünlenemez, acı çekemez, sevinemez, sevemez diye… İnsandan kaçan kuşun, ceylanın ağaçtan kaçtığı nerede görülmüş?

Açgözlü insan, ağacın değerini hiç bilmedi. Kesti, biçti, yaktı, yıktı, rant uğruna katliamlar yaptı. Ama ağaç, insana hiç zarar vermedi.

Belki de ağacın en şanslı olanı kitap sayfalarına dönüşmüş olanıydı. Çünkü onlar ister mum ışığında yazılıp okunsunlar, isterse gün ışığında, daima sayfaları arasında güneşten ve yıldızlardan topladıkları ışığı taşıyorlardı.

Nice şair, nasıl da büyük bir sevgiyle sarıldılar, dizelerini yaprakları arasında sarıp sarmalayan ağaca…

“İnsan değil de ağaç olsam / Dallarımın arasından rüzgâr esse/  Yapraklarım, çiçeklerim meyvelerim olsa!/ Mevsimleri yaşasam…” diyen Erkan Oğur… “Güzel ağacım!/ Sen kuruduğun zaman/ Biz de inşallah/ Başka mahalleye taşınmış oluruz.” diyen Orhan Veli…

“Sallansın dalların çocuklar gibi/ Bakma güneş ısıtsın varsın/ Küçük zerdali ağacım/ Sonra donarsın” diyen Cahit Külebi… “Sen ağaçların aptalı/ Ben insanların/ Seni kandırır havalar/ Beni sevdalar” diyen Aziz Nesin, mesela…

Amma… ille de  “Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz/ Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda/ Budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz/ Ne sen bunun farkındasın ne polis farkında/ Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda/ Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl/ Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril/ Koparıver, gözlerinin gülüm, yaşını sil/ Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var/ Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul’a/ Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım/ Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul’u/ Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım/ Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda/ Ne sen bunun farkındasın ne polis farkında!” diyen Nazım…

Ağaçlar da ölür. Ama yine de ölümsüzdür bazıları. Tıpkı kimi insanlar gibi… Tıpkı Gülhane Parkı’ndaki ceviz ağacı gibi…

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

327 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (1 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.