Anasayfa Anasayfa

Bakkal Niyazi’s market


Zelin Artuğ

Kasabadaki bakkallar birer ikişer kapandı, yerlerini büyük marketler aldı. Bakkala girdiklerinde hiçbir şeye dokunamayan insanlar, artık marketlerde canının istediği her şeyi, canının istediği kadar elleyebiliyorlar.

Kırsalda oturanlar, liberal uygulamalarla yoksullaştıkça büyük kentlere akın ettiler. Kentler, enine büyümekle kalmadı, boyuna büyümeye de başladı. Kentlerin dokusu, fiziği, kimyası, coğrafyası hepten değişti. Bu değişim, ilçelere de sirayet etti.

Yine de kıyıda köşede belli müşterisi olan, elinden geldiğince raflarında çeşit bulunduran, mahalle bakkalından küçük bir markete terfi etmiş ticarethanelere rastlamak olası. Bunlardan biri de bakkal Niyazi’nin marketi…

Mahalleli oldum olası alışverişini Niyazi’nin bakkalından yapardı. Niyazi, malları depoya kaldırıp bakkalı genişletmeye, kapısını, vitrinini yenileyip, badanasını boyasını yenilemeye karar verince kendine de on beş günlük küçük bir tatil fırsatı doğdu. Bu boşluğu değerlendirmek isteyen Niyazi, İngilizce özel ders aldı.

Marketin yenilenme işi bitince, tabelayı da değiştirtti. Süslü harflerle

“ Bakkal Niyazi’s Market” yazdırdı tabelaya. Böylesinin daha afili olacağını düşündü. Çünkü sokağın karşı köşesindeki simitçi, tabelasına “Simitchi” yazdırmıştı. Az ileride de “Dürümland” tabelalı bir dürümcü vardı.

Niyazi’nin marketini yenileyen inşaat firmasının sahibi Hulusi Bey, sokağın alt başındaki boş arsaya bir cami inşaatına başlanacağını söylemişti. Niyazi bu işe çok sevindi. Cuma’ya gidenler, Cuma’dan dönenler, Niyazi’nin marketi önünden geçecek, olasılıkla günlük alışverişlerini de Niyazi’nin marketinden yapacaklardı.

Niyazi’nin kaynı, halde kabzımaldı. Arada bir eniştesinin yanına uğrar, çayını kahvesini içerdi. Bir defasında şöyle demişti:

“Enişte, ablamla Hac ziyareti de yaparsınız İnşallah. O zaman tabelayı indirir, “Bakkal Hacı Niyazi’s Market” yazdırırsın. Bak o zaman, nasıl müşteri kaynar burası!”

O gün akşamüzeri, marangoz Yaşar Usta atölyeyi kapatıp eve giderken Niyazi’nin marketine uğradı. Niyazi, karşı apartmanın kapıcısının getirdiği listedeki siparişi hazırlıyordu. Peyniri tartarken göz ucuyla Yaşar Usta’ya baktı, gülümsedi.

Yaşar Usta sırasını beklerken, elleri kaz tüyü şişme montunun cebinde, raflara göz atmaktaydı. Her akşam eve giderken Niyazi’nin marketine uğrar, rafta gözüne kestirdiği ürünlerin fiyatını sorar, çoğu kez almaktan vazgeçerdi. O akşamüzeri de raftaki sardalya konservelerine gözünü dikmişti ki Niyazi’nin sesiyle kendine geldi.

“Buyur usta, ne vereyim abime?”

“Peynirin iyi mi?”

“Valla abicim, bilirsin; bizde kötü mal bulunmaz. Küçük esnafız sonuçta, batarız yoksa! Bak şu parçanın tadına, kendin karar ver!”

Bunu söylerken, tezgâhtaki peynirin kıyısından bir parça peynir kesmiş, keskinin üstündeki tadımlığı Yaşar Usta’ya uzatmıştı. Usta, peynirden iri bir parça koparıp ağzına attı.

“Tuzu iyi de yağsız geldi biraz. Yağlı peynirin yok mu?”

Mahallede Yaşar Usta’nın cimriliğini bilmeyen yoktu. Çarşı pazar dolaşır, kıyısından köşesinden, peynir, zeytin, helva, turşu, her şeyin tadına bakar; her birine bir bahane bulur, almadan gider, diye anlatırlardı.

“Abi, istersen sana krem peynir vereyim. Teneke ambalajlı. Tam yağlı eritme peyniri… Bugün geldi. Temiz mal.”

“Bakmadan nereden bilelim temiz olduğunu?”

“Valla abi, kapalı mal; bir yıl garantisi var.”

Yaşar Usta, lafın burasında durdu, gevrek gevrek güldü, kendince espriyi patlattı:

“Kurtlanmayacak diye bir yıl garanti mi veriyorlar yani?”

Niyazi, duymazdan geldi. Tezgâh altından sarı temizlik bezini çıkardı, tezgâhı silmeye koyuldu. Böylece zevzekliğe zamanı olmadığını, işinin başından aşkın olduğunu ima eder gibiydi.

Yaşar Usta ayakları üzerinde yükseldi, dolabın cam bölmesinin içindeki açık peynirlerden birini işaret etti:

“Sen şu kalıbı tartıver bana Niyazi kardeş!”

Niyazi, dolaptan naylon poşete geçirip çıkardığı peynir kalıbını teraziye koydu. Yaşar Usta, aceleyle ceplerini yokladı, sonunda montunun iç cebinden çıkardığı yakın gözlüklerini takıp terazinin ibresine baktı. Niyazi, bu davranışa bozulduysa da belli etmedi.

“Altı yüz yetmiş gram geldi abi; altı yüz elliden hesaplarız.”

“Yok yok, sen onu yarım kilo yap.”

Niyazi, peynirden kestiği yüz yetmiş gramlık kısmı yeniden dolaba koyarken keskinin ucundaki peynir parçası iyice ufalandı. Niyazi sinirlenmişti bu işe ama renk vermemeye çalıştı. Sarı temizlik bezini aldı, tezgâha dökülen kırıntıları boşta kalan eline iteledi, çöpe attı.

Yaşar Usta, eline tutuşturulan poşetin ağzını açmış, kafasını poşete uzatmış, peynire bakıyordu. Kafasını kaldırmadan seslendi:

“İki paket de boncuk makarna istiyorum.”

Niyazi, desteden yeni bir poşet çekti; üfleyip şişirdiği poşetin içine iki paket makarna attı, hesap makinesindeki peynir fiyatının yanına makarnaların fiyatını da ekledi, tutarı söyledi Yaşar Usta’ya.

Usta elini pantolonunun arka cebine atıp cüzdanını çıkardı. Cüzdan eskimiş, iplikleri sarkmaya başlamış, mabadının üzerinde durmaktan içbükey bir şekil almıştı.

Cüzdanından para çıkarırken Niyazi’ye arkasını döndü, eli titreyerek bir ellilik çıkardı, tezgâha attı. Niyazi’nin verdiği para üstünü dikkatlice sayıp pantolonunun yan cebine attı, kasketini çıkarıp başının üzerinde bir iki tur salladı, marketten çıktı. O çıkarken, Niyazi ardından cılız bir sesle: “İyi akşamlar abi, yine bekleriz!” dedi.

Niyazi, tezgâhın üzerine koyduğu telefonunun saatine baktı. Bu saatten sonra pek müşteri gelmezdi artık. Yine de günlük hesapları gözden geçirip kepenkleri kapatmasına en az bir saat daha vardı.

Tam hesaplara dalmıştı ki marketin üst katında atölyesi bulunan pikocu Sabiha’nın yanında çalışan kız, Sabiha’nın afacan ikizleri Taner ve Caner’le markete daldı.

Kız, pikocu Sabiha’nın gözüne girmek için ikizlerle yakından ilgileniyor, onların her türlü şımarıklıklarına göğüs geriyor, işinin gücünün arasında onlara dadılık ediyordu. Bu haylazların yüzünden yarım kalan işlerini de eve götürüp gece yarılarına kadar makinenin başında ter döküyordu.

Pikocu Sabiha, iki üç günde bir, kızın eline kendi evinin ihtiyacı olan bir alışveriş listesi, bir miktar da para verip onu markete yollar, peşine de haylaz ikizlerini takardı. Zaten ikizler ikindi zamanı saat dörtte okuldan çıkıp atölyeye geldiklerinde onların karnını doyurma, ödevlerini yaptırma, kırıp döktüklerini temizleme işi hep çırak kızın göreviydi. Böylece pikocu Sabiha, hayatı epeyce ucuza getiriyordu.

Sabiha’nın çırağı Gülden listedekileri Niyazi’ye sıralarken ikizler ok gibi marketin karşı köşesine koştular. O anda bir şangırtı koptu. Bir reçel kavanozu yere düşüp kırılmış, yerler batmıştı. Gülden’in avuçları terledi, yüzü kıpkırmızı oldu, soluğu tıkandı.

“Kusura bakma abi, valla temizlerim ben!” diyebildi güçlükle…

Niyazi, kıza cevap vermedi. Tezgâhın arkasından bir hışımla fırladı, oğlanların yanında aldı soluğu. Tuttu kulaklarından, dışarı attı.

“Kımıldamadan bekleyin lan burada! Polisi çağırtmayın şimdi bana!” diye azarladı çocukları.

Çocuklar dudaklarını büzüp, süt dökmüş kedi gibi dikildiler kapı önünde. Niyazi, listeyi aldı kızın elinden, çarçabuk iki poşete doldurdu listedekileri. Kız, ürkek sesle:

“Bunları deftere yazacakmışsın abi, Sabiha abla cuma günü ödeyecekmiş” diyebildi.

“Tamam abisinin… Söyle patronuna, reçeli de ekliyorum borcuna!”

Bakkal Niyazi marketin kepengini indirip eve giderken, karşı kaldırımda güçlükle yürüyen, bakımsız, tüyleri yer yer dökülmüş bir köpek gördü. Sağına soluna bakıp karşıya geçti. Eve götürmekte olduğu poşetten yarım ekmek çıkarıp doğradı yol kıyısına. Tavuk baget paketini çıkardı, streç filmi yırttı, döktü ekmeklerin yanına. Köpeğin başını okşadı. “ Ye koçum, afiyet olsun!” dedi. Elleri cebinde, evin yolunu tuttu.

Sokağın alt başındaki arsaya yapılan cami inşaatının kabası çoktan bitmiş, iç dekorasyon işleri, ince süslemeler kalmıştı. Niyazi, orada bir kalabalığın toplandığını gördü. Kalabalığa yaklaştıkça ışıklardan gözleri kamaştı. Caminin alt katına inşa edilen zincir süpermarketlerden birinin açılışı yapılmaktaydı. Yan yana giriş ve çıkış kapılarının üzeri renkli balonlarla kaplanmış, karşı köşedeki beyaz eşya mağazasına gerilen kablolara renkli ampuller, üçgen bayraklar asılmıştı. Süpermarket önünde iki palyaço, bir yandan dans ediyor, bir yandan kalabalığın dikkatini açılışa özgü fırsat ürünlerine çekiyordu. Kalabalıktaki kadınlar kocalarını süpermarkete; çocuklar ise büyüklerini palyaçolara doğru çekiştiriyordu.

Niyazi, köşeye gelince, bir süre durup dikildi; kalabalığa baktı. Büyüklerin “Ekmek aslanın ağzında” diye özetledikleri şeyin bu olduğunu düşündü: “Tam ipi göğüsledim diyorsun, bakıyorsun yarış yeniden başlamış!”

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

178 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.