Anasayfa Anasayfa

Kuyruk


Zelin Artuğ

Hava soğuk. Gökyüzü buz mavisi… Yaprak kıpırdamıyor derken, çam ağacının suskun yaprakları hafiften kımıldadı. Görünmeyen bir el yaprakları yelpaze gibi salladı sanki. Havada kar kokusu var.

Televizyonda, ucu başı belli olmasa da şimdilik yöneldiği yer belli olan ekmek kuyruğu… Belediyenin Halk Ekmek büfesi… Kuyrukta bekleyenlerin bazıları ikili, üçlü sohbet edip zamanı kısaltmaya çalışsalar da; çoğu suskun, çoğu karamsar! Bir an önce sıranın kendilerine gelmesi ve taze de olsa, epeyce beklediği için soğumuş ekmeklerden bir iki tane alıp, eve dönmek için sabırsızlanıyorlar.

Bazı coğrafyaların tarihlerinde halk, daima kuyruk olmaya mahkûm edilmiştir. Hastanelerde, yurt yemekhanelerinde, toplu taşıma araçlarını beklerken, bankalarda, devlet dairelerinde, her yerde! Bu coğrafyalarda halk, en çok da kendisini kuyruğa mahkûm edenlerin kuyruğudur. Onlar, halkı denize düşürdükçe; halk, onların kuyruğuna sarılır.

Soğuktan kızarıp çatlamış ellerimizde meşin çantalarımızla, geceden buz tutmuş, iyice sertleşmiş karın üzerinde ayakkabılarımızla renkli tebeşir tozu izleri bırakarak servis otobüsüne doğru yürürken soğuktan gözlerimizin yaşardığı, burnumuzun kızardığı öğrencilik günlerimizi hatırlıyorum.

Köşedeki fırının yanından geçerken iyice acıktığımızı hissederdik. Buz gibi havaya buram buram sıcak ekmek, mahlepli açma, susamlı simit kokuları yayılır, cebimizde paramız olmadığından, fırının önünden çarçabuk geçer, kendimizi otobüsün tahta, soğuk koltuğuna atardık. Ellerimizi nefesimizle ısıtarak, bir saat sonra evde olmayı, sıcak sobanın yanı başında kurulmuş sofrayı özlerdik. Ekmek bayat da olsa, annemiz sobanın üzerine maşa koyup kızarttığı ekmeği önümüze koyduğunda, ne mahlepli açma, ne susamlı simit kalırdı aklımızda. Yemeğimiz de olurdu sofrada, ekmeğimiz de…

Çağ, yarıbilgililik çağı değildi henüz. Dolayısıyla, kurnazlık çağı da değildi. O çağlarda, özellikle de egemen çevrelerde şımarma, her şeyi biliyormuş havasında davranma, daha bilgisiz olanları korkutup kandırma gibi davranışlara pek rastlanmazdı.

Halk Ekmek kuyruğunda yaşlı bir adam… Sağına soluna bakınıyor, dönüp arkada uzanan kuyruğa bir göz atıyor, yerinde duramıyor. Belli ki bir rahatsızlığı var. Tam arkasında dikilen delikanlı, kendisinden bir şey isteneceği olasılığıyla huzursuz oldu, bakışlarını kaçırdı yaşlı adamdan. Hatta ona tam sırtını dönüp, arkasındaki yeniyetmeye saati sordu. Saat bahane! Yine de kaçamadı yaşlı adamdan. İhtiyarın çekiç gibi sert parmağıyla sırtını dürtmesiyle irkilip döndü.

“Delikanlı, az yerime baksan da bir koşu şu camiye gitsem…”

“Namaz vakti mi ki dayı? Ne kadar bakacağız yerine?”

“Yok evlat, bir su döküp geleceğim! Malum…”

“Tamam dayı, bırak izahatı da yolları sulama şimdi! Yaşlı adamsın sonuçta!”

İhtiyar, bacakları birbirine çarparak köşedeki camiye koştu. Delikanlı, yaşlı adamın arkasından bakarken başkalarına da duyurarak, hatta iyice duysunlar diye, kendi kendine söylendi:

“ Daha çişini tutamıyorsun be dayı! Ne işin var senin bu kuyrukta? Kesin, bankada dolarları da vardır bu amcamın. Belli ki emekli! Pintilikten girmiştir kuyruğa. Biz ne yapalım? Ancak mezarda emekli oluruz!”

Güçlünün güçsüzü ezdiği; sevgiyi, saygıyı kurnazlığa ve şımarıklığa feda ettiği ve bu yaptıklarıyla övündüğü bir dönemde; bu genç adam yaşadığı coğrafyadaki yersiz yurtsuzluğunun, işsizliğinin, parasızlığının, hatta kuyrukta saatlerce beklemesinin nedeni olarak belli ki şu masum ihtiyarı görüyordu.

Öndeki kapitone kabanlı, el örgüsü bereli yaşlı kadın bu sözleri duyunca arkasını döndü, dik dik baktı delikanlının suratına. Tam bir şeyler söylemeye hazırlanıyordu ki, yanındaki ince yapılı genç kadın yaşlı kadını kolundan çekiştirip, kulağına “ Dön önüne anne!” diye fısıldadı. Yaşlı kadın, döndü. Derin bir iç çekti. Gençlerin bu mesafesizliğini anlamakta zorlanıyordu. Bir çocuk üzerinde belli oranlarda sevimli ve katlanılabilir de duran bu kişilik özelliğinin, toplumdaki her yaştaki insanın kişilik özelliği haline geldiğini düşündü, bir an.

“Çıkarken anahtarı iki kere çevirdin, değil mi?” diye sordu kızına. Kız, duymazdan geldi, başını sola çevirdi. Anne, ısrarla sürdürdü sözlerini:

“Ortalık uğursuz, hırsız kaynıyor. Ondan sordum!” dedi. Kız, cevap vermedi. Tuttu annesinin kolundan, bir iki adım ilerledi. Anne, kolunu silkeleyip kurtardı kızından. “ Çekiştirme! Yürü sen!” dedi.

Genç kadın, özel sektörün ağır iş koşullarından, işverenin anlaşılmaz mükemmeliyetçiliğinden öyle bunalmıştı ki, bir de üstüne annesinin gereksiz telaşlarıyla uğraşacak durumda değildi. Bütün bir hafta çalışmış, şimdi de tek izin günü kuyrukta beklemekle geçiyordu. Üstelik ekmek kuyruğunda… Bazı “kurnaz” yaşıtları gibi aklını kullanamadığı için, kim bilir daha kaç yıl kuyruklarda bekleyerek ömür tüketecekti! Oysa çağ, kurnazlık çağıydı. İnsanların çalışarak bir ömür boyu kazanamadığını bir günde, bir saatte, bir dakikada “cukka eden” kurnazların çağı…

Bir öndeki orta yaşlı, başörtülü, uzun pardösülü kadın kuyrukta zaman geçirmek için bahaneler arıyor, birileriyle laflamak için fırsat kolluyordu. Genç kadına döndü:

“Anneniz galiba… Yoruldu teyze. Çıkmasaydı keşke bu soğukta” dedi.

Yaşlı kadın, kızından önce söze atıldı:

“Sabah, hastaneye gittik kızımla. Tahlillerimi yaptırdık. Çıkmışken ekmek de alıp öyle gidelim eve, dedik.”

Başörtülü kadın muhatabından cevap alamayınca yaşlı kadına ters bir bakış attı, önüne döndü.

Sabahki hastane serüveni de katlanılır gibi değildi. Yaşlı kadınla kızı, kalabalık yüzünden iki otobüse binememiş, üçüncüsünde güçlükle ayakta yer bulmuş, öğleye yakın hastaneye gelmişlerdi.

Tek görevlinin hizmet ettiği kayıt bankosunun önünde üç ayrı kuyruk vardı; Biri kadınlara, biri erkeklere ayrılmıştı. Üçüncü kuyruktakilerin karışık durduğuna bakılırsa, bu daha çok hastanenin değil, kuyrukta bekleyenlerin yarattığı bir uygulama gibi duruyordu.

Bir ara kendini bu soğuk savaşın kumandanı sayanlardan biri bağırdı:

“Kardeşim, sizde hiç anlayış yok mu? Hepimizin acelesi var. Kadınlar kadın kuyruğuna, erkekler erkek kuyruğuna geçsin!”

Üçüncü kuyrukta homurdananlar oldu: “ Her yerde haremlik, selamlık! Afganistan’a çevirdiler memleketi! Dön önüne, dön!”

Bazıları, birlik beraberliğe zarar gelmesin diye kuyruk değiştirdiler. Bazıları da hiç oralı olmayıp, sağa sola eğilip, birbirlerinin omuzları üzerinden kuyruğun başını görmeye çalıştılar.

Bir iki adım ötede, üç dört yaşlarında, kabak kafalı bir oğlan çocuğu, sümüğünü çeke çeke, kalabalıkta kaybettiği annesini arıyordu. Annesini bulur bulmaz okkalı bir iki şaplak yedi kafasına. Kalabalıkta ezilmekten kurtulmanın ödülüydü bu şaplaklar. Bürokrat giyimli, eli çantalı bir adam anneye tepki gösterdi:

“Olmadı bu hanfendi, olmadı! Çocuğa tokat atamazsınız! Kaybolması sizin hatanız, sahip çıkaracaksınız çocuğunuza!”

Kadın, adamı duymazdan geldi. Çocuğun kolunu kimseye göstermeden çimdikleyerek, ufaklığa dersini vermeye devam etti.

Yaşlı kadınla kızı kuyrukta epeyce gerilerdeydiler. Beş dakikaya kalmadan, kuyruk arkalarında da uzamaya başladı. Kapıdaki koruma, yolu tıkamalarına izin vermeyince tek sıra olan kuyruk bozulmaya, insanlar sıkışmaya başladılar.

Bir ara, yaşlı kadının solundaki iri yarı, pancar yanaklı kadın, itiş kakışta dengesini kaybedip yaşlı kadının üzerine abandı. Sağındakinin de solundakinden farkı yoktu. Ayaklarını öyle sağlam basmıştı ki, yaşlı kadına yıkılma payı kalmamıştı. Yaşlı kadın yüreğinin daraldığını, nefesinin kesilmeye başladığını hissedince, bağırıp, elindeki çantasını sağa sola savurmaya başladı. Neyse ki solundaki kadın biraz yana çekilince ezilmekten kurtuldu. Kızının önüne geçip kendini korumaya aldı.

Ekmek kuyruğunda beklerken, yaşlı kadın hastane serüvenini arkada bıraktığı için çok sevinçliydi. Ama sevinci kısa sürdü. Okulların paydos saatine dakikalar kaldığını hatırlamıştı. Eve dönüş için otobüs durağındaki kuyrukta kim bilir daha neler gelecekti başına?

 

Zelin Artuğ (Ülkü Öztürk Göçmen)

198 okunma
1 Yıldız2 Yıldız3 Yıldız4 Yıldız5 Yıldız (5 oy, ortalama: 5,00 / 5)
Loading ... Loading ...

Yorum yapma kapalı.